MİRAÇ

Ekim 8, 2009

İSRÂ` VE Mİ`RÂC

İSRÂ` VE Mİ`RÂC

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem
Miraç ve İsrâ olayından haber verip
buyurmuştur :

………………………………..
(Hadisi şerif böylece devam eder..)..

Hadisi şerifte bahse konu üçüncü sema ZÜHRE, Makam-ı Mahmuttur…( efendimiz bir başka hadislerinde Yusuf aleyhisselam için‘’Kardeşim’’tabirini kullanarak ehline…dünyada hizmet ederken aynı makamda (zühre-Makam-ı Mahmut’ta) kaldıklarının haber verdi.

Zühre-sıfatullahın kemalidir…Üçü celal, üçü cemal olan yedi semadan birisidir.İbadet ehli için Nur-u yeşildir.Efendimizin hizmet ve beka makamıdır.Bu yedi sema yukarıdan aşağıya doğru Zuhal;Müşteri,Merih,Şems,Zühre,Utarit ve kamerdir.Tamamı sıfatullah olup,nur-u tevhide ulaşmış olan zatın sıfatlarıdır.Bu sıfatlarda ibadet ederken sayısız ilim vardır ki bu ilimlere ilmullah denir…Bunları bilerek ibadet etmenin adı marifetullahtır.
Zührenin evvelinden dostu Merih sıfatıdır.Makam-ı siyanettir.Celaldır…Zührenin ahirinden dostu ise Kamer şerefidir.Cemaldir.Makam-ı şeriattır…

Zührenin bir yüzü sıfat-ı celale(merih’e)bakar,bir yüzü sıfat-ı cemal (kamer) e bakar..Merih’in nuru kan kırmızısıdır. (bayrağımızın rengi),kamerin nuru ise(Ay ve yıldızın rengi olan süt)beyazdır.Bu nedenle zührenin nuru (kırmızı ve beyazın kemali olan) yeşildir.Bayrağımızdaki ‘’hilâl’’ ümmet-i Muhammed’i,’’yıldız’’ zamanın zatını temsil eder.Zahirde ise kırmızı renk,silahlı gücümüzü(şehit kanlarını),’’hilâl’’ müslüman olan halkımızı,’’yıldız’’ ise devletbaşkanını temsil eder.

Zat celalde bir efal yaparsa kırmızı,cemalde bir efal yaparsa beyaz nur (doğar)görülür. Kemalde efal yaptığında ise yeşil nur olarak, zatın müşahedesinde (tezahür eder)görülür.Zat bu (Zühre şerefinde)makamda düzenli kalarak her şeyi celalden alıp cemale teali ettirir.Doğru hizmet edilirse hemen her güzel şey küffardan ayrılıp mü’minlere yönelir.Merihten gelen tecellileri müşahede ve muhakeme süzgecinden geçiren zat.,kahır ve gazaba neden olacakları, cemal esma ve efalleriyle teshir ederek Kamer’e teali ettirir.Ki, esas işi budur.Maalesef zat evliyasının, ilmi yetersizlikleri ve nefislerine aldanmaları nedeniyle,beklentinin tam zıddı tecelli edebilir,herşey mü’minlerden ayrılıp kafire yönelir.

Hafız Hüseyin kemal’in yetiştiği dönemde yaptığı efaller, okuduğu esmalar nedeniyle,müslümanların ülkeleri bile ellerinden alınmış,ya öldürülmüşler,ya sürülmüşler yahut yaşadıkları yerlerde asimile edilmişlerdir.Böyle,zatların acemi dönemleri, müslümanlar açısından tarihteki acılı sayfaların gerçek sebebidir.

Hafız Hüseyin Kemal hz. Yaşadıklarını hatası ve sevabıyla ‘’Esrar-ı Hikmet’’ kitabında bizlere aktarmış,kendisinden sonra geleceklere ibreti alem için bırakmıştır.Bir daha aynı hatalar yapılmasın,aynı acılar yaşanmasın istemiştir.

Kemale ermiş bir zat evliyasının zamanında müminler rahat,refah ve mutlu yaşarlar.Çünkü O, müslümanların gelişip çağı kucaklamaları için gerekli esma ve sıfatları tecelli ettirir.Halk’ın anlayacağı şekilde söylemek gerekirse göklerin her alandaki rahmetini,
(dualarıyla ) müminler üzerine yağdırır.
Onları zaferden zafere ulaştırır.

Efendimizin (s.a.v.) zamanı böyle geçmiştir..

Kendisinden sonra gelen hz.Ebu Bekir zamanında, efendimizin yaptığı dualar ve efaller nedeniyle gelişme ve huzur devam etmiş,giderek yeni zat’ların (ki Hz Ali g.a.s. hazretleri velayet makamının sahibi idi,hz Ebu Bekir,hz Ömer,hz. Osman vb. bir çok sahabe kutup mertebesinde idiler.) yaptıkları dualar tecelliye geçmiştir.

Hz Ömer’in zamanı da,Hz Ebu Bekir zamanı gibi mükemmel yaşanmış,(kendisi tevhit ehliydi. Sarı nurda tevhit olmuştu.) adalet hat safhada tezahür etmiş,devlet büyümeyi,gelişmeyi mükemmel şekilde sürdürmüştür…Zamanla efendimizin dualarının etkisi azalıp o dönemin tevhit ehlinin (ki herbiri ayrı bir sıfatta tevhit olmuşlardı) tecellileri etkisini artırmaya başlayınca,birçok alanda ezdat oluşmuş,hüküm celal sıfatına geçmiştir.

Emir el Mü’minün,evliyalar serveri hz.Ali (g.a.s.) hazretleri;’’Utarit’’te tevhit olmuştur. Utarit bir celal sıfatıdır.Makam-ı Müveddet (Dostluk ) olan ‘’Şems’’te kaldığından, Nur-u tevhidi (miracı), Şems’in dostu Utarit’te mavi nurda olmuştur.Halife Hz Osman Zinnur’un zamanında yeni tecelliler kuvvet buldukça fesat yuvalanıp gelişirken,hz.Ali g.s. zamanında tecelli had safhaya varmış,özellikle siyasi alanı,birliği-bütünlüğü talan etmiştir.Siyasi istikrarın bozulmasının bir sonucu olarak yaşananlar,tarihlerde (olabildiğince) kayıtlıdır.

Hz Ali g.a:s. hazretleri (Utarit’te) mavi nurla tevhit oldu demiştik.Bu tevhidin hikmet-i gereği yaptığı efalleri,ibadetleri celal tecellisinin güçlenmesine,inançta ve sosyal alanda fesat çıkmasına, dolayısıyla zahiri iktidarın kaybedilmesine sebep olmuştur.
Hikmetullah’ın iktizası böyledir.Sıfatı celal olan Utarit’te yapılan her iş küffara,münafıklara yarar..Utarit kendisinde ibadet eden zata cehennemi dünyada iken yaşatır.Ahiretinde makamı yine yahut dir ancak dünyası çok büyük zorluklarla geçer.Ve o makamın mensupları çoğunlukla ile ahirete intikal ederler.Bu nedenle Zat evliyasının bu makamda zaruri ihtiyaçlar (Küffarla mücahede ya Utarit’te yahut Merih’te yapılır) dışında iş yapması son derecede yasaktır.

Bu ezeli taktirden haberdar olan efendimiz,kendisinden sonra olup bitecekleri birer birer ayrıntılı anlatarak, (evlad-ı resule) yapılacak kötü muameleleri,her türden olumsuzlukları hafifletmek istemiştir.Hz hasan ve Hüseyin efendilerimizin hangi sıfatta,hangi nurla tevhit olup,hangi tecellilere maruz kalarak eziyet göreceklerini bilip, bildirmiştir.Ezeli taktirin sonucu oluşan o günlerin tecellilerini,pek tabii olarak siyasi alanda halen tartışıyor,aradaki ayrılıkları gidermeye çalışıyoruz.

Kerbela olayı,sıfat-ı celalın yeniden (bambaşka bir yüzle ) bayrağını göndere diktiğinin resmidir.Cahiliye döneminin aleni şirkleri,o devirden itibaren örtülü,gizli şirklere dönüşmüştür.

Efendimizin vefatından itibaren otuz yıl geçtikten sonra oluşan istibdat dönemi, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine kadar (Kur’an-ı Kerimin hedefleri açısından)utanç verecek şekilde devam etmiştir.İktidar Türk’lerin eline geçinceye kadar,dinin her alanında tahrifat yapılmış,hukuk sisteminde (köklü) sapmalarla,din bilim insanlarından (fesada karşı çıkanlara) akılamaz zulümler yapılarak,siyasi sistem krallığa dönüştürülmüştür.

Hanedanlardan kurtulmak yirminci yüzyıla kalmıştır.Arada bir insaflı yöneticiler gelmiş( istisna-i dönemler yaşanmış ) olsa da şeriatın aldığı yaralardan, özellikle hukuki tahriflerin,halk iradesine tecavüzlerin,kişisel hak ve hürriyetlerdeki kısıtlamaların sonucu, maalesef islam alemi özellikle fen bilimlerinde sürekli kan kaybetmiş, dünyevi bilimlerin ve tekamülün bayrağı küffara kaptırılmıştır.

Bütün bu zamanlarda gelip geçmiş yüzlerce (zahirde)şöhretli evliya, maalesef hikmet ilmini ( Ku’an-ı Kerimi deşifre ederek) kamilen zahire çıkarıp, sonraki nesillere aktaramamışlar.Yahut gizliliğine binaen sözlü aktarırken zamanla kaybına sebep olmuşlardır.Halk arasında yaptıkları (söylenen ) birtakım kerameti kevnilerle şöhret bulmuş olsalar da çoğu nefislerini bile kurtaramamışlar,ya hapishanelerde çile çekmişler, yahut şehit edilmişlerdir.İlimde sıfattan zata geçememişlerdir.Maddi her türlü gelişme de manevi ilimlerin ehil ellerde olmasına bağlıdır.Gökler harekete geçmeden yerler deprenmez.Gökleri harekete geçiren kuvvet ve kudret ise zat evliyasının esma ve efalleridir…’’Kıyamet hacıdan,hocadan kopacaktır’’atalar sözünde gerçek payı vardır..Bir hadisi şerifte;’’Emanet ehline teslim edilmediği zaman kıyameti bekleyiniz’ buyurulmaktadır..Bu hadis her alanı kapsamakla birlikte ledünni sırrı zat evliyasının ehliyetine atıfta bulunmasıdır..

Bütün bu olanları,olacakları zamanında efendimiz yüzlerce hadisle beyan etmiştir.Hükmün kendisinden sonra yeniden celalin eline geçeceğini o kadar net bilmiş ve bildirmiş ki makamının ne kadar yüksek olduğunun bir nişanesi olarak, hadisi şerifleri ortadadır.

Sonunda devran dönmüş,zaman (1857-1957) lere gelmiş.Adı Hafız Hüseyin Kemal Sertyeşilışık olan bir Zat-ı Muhterem yetişmiştir..Hikmet ilmini efendimizin uyguladığı şekliyle (yeniden tecrübe ederek-kırk yılda-düşe kalka ) zahire çıkarmış,’’Esrar-ı Hikmet Beyanı’’adında, büyük boy 900 sayfalık bir kitapla kaydı rapt altına almıştır.Böylece bu en yüksek ilim olan ‘’İlmullah-ilmi ledün’’ keşfedilip, insanlık tarihinde ilk defa açıkça kayıt altına alınmıştır.Bu çabalar sürdürülürken oluşan tecelliler, insanlığa ve islam dünyasına akılalmaz bedeller ödetmiştir.
Esrar-ı Hikmet kitabında efendimizin bu ilmi hangi kaygıyla gizlediğini anlayamadığını bildiren H.H.Kemal bundan böyle kıyamete kadar bu ilmin (ehline) zahir olduğunu ancak, (avama bildirmenin doğru olmadığını ) sakıncalarını da açıklayarak bildirmiştir.

Balkan savaşları,Birinci Dünya Savaşı,Kurtuluş Savaşı ve nihayet,İkinci Dünya Savaşı bu zatın zamanının emsalsiz (muazzam) tecellileridir.Yetmiş yıl devam eden Soğuk savaş Dönemi de bunlara dahildir.Bugünkü dünya haritasını çizen (hizmetiyle)kendisidir.Bu zatın en son savaşı ‘’Kore Savaşı’’olmuştur.

Ardından Oğlu merhum Hafız Süleyman Sertyeşilışık ‘’Vietnam Savaşı’’nı başlatmış,ancak yaptığı iş erken vefatına sebep olmuştur.

Hikmette savaş başlatmak son derecede tehlikeli ve zor olduğundan, bu işe soyunanların birçoğu ahirete vakitsiz gitmişler, başlattıkları savaşı dünya gözüyle görememişlerdir.Allah’ın sıfatı celalinin tabiatı, kan ve gözyaşı olduğundan, İlmullah yolunun yolcularına olgunluk çağlarına gelmeden çeşitli tuzaklar kurarak erken ölümlerine sebep olur.Kemale eren marifetullah ehlinin celalin başına dert olacağını iyi bilen şeytan iman ehline karşı giriştiği mücadelede çoğunlukla galip gelmiştir.Tarih, ağırlıklı olarak şeytanın zafer tarihidir.
Kur’an-ı Kerim; inananların azınlıkta kaldığını, ekseriyetin inanmadığını,belli bir vakte kadarda inanmayacaklarını,ancak sonunda islamın muzaffer olacağını onlarca ayetle belirtir.

Bahse konu ilim(ilm-i LEDÜN) bu yüzden çok zor bir ilimdir.Mensubu olan kişilerin sadece din konusunu değil,zahir ilimlerini de çok iyi bilmeleri gerekir.Ancak her çağda bugünkü gibi ilime ulaşmak kolay olmadı.Yeterince örgün eğitim yapılmadığı gibi, kitaba ulaşmak ta kolay değildi.Maksat geçmişi yargılamak değil,ibret almaktır…

‘’Geçmişteki hataların çaresini bulur muydum,
Acıları çekmeseydim bugünkü ben olur muydum..’’

Görevi (1957 de) devir alan ‘’Hacı İsmail fidan’’ hz. küffar la mücahede nin doğrudan savaş yoluyla olduğu fikri sabitinden kendini kurtaramayarak,efallerini sürekli celalda yapmış,zamanında bir çok savaş açmış,üstelik ilmin şartlarına da riayet etmemiştir.Bir yerde savaş başlatmak isteyen zatın,savaşmak istediği ülkeye gitmesi gerektiği halde,oturduğu yerden okumuş,bundan da özellikle Türkiye olumsuz olarak etkilenmiştir.Üstelik maksat hasıl olmamış,yenilmesini beklediği ülkeler savaştan galip çıkmıştır.Kendisi zahir ilimlerinden haberdar değildi.Üstelik yıldızının Utarit olduğunu söyler,olumsuzluklarına katlanmamızı ima ederdi.Beyaz nurda tevhit olduğunu söylediği halde sert mizaçlı yani celalda idi.Şehirli
kültüründen bile yoksundu. Bütün ömrü köyde geçen bir zat evliyası idi.

Manada mertebe sahibi olmak yetmez.Herkes Hz Muhammed s.a.v.olmadığı gibi,Cebrail gibi bir rehbere de malik değildir.İlmi sürekli işareten (vahiy) yoluyla almak durumunda olan zatlar,her zaman hataya açıktırlar.

Hocamın zamanı Ülkemiz açısından sürekli ihtilaller,terör olaylarıyla geçmiştir.(!957-1987) yaptıklarının etkisi pek tabii olarak devam etmektedir.Elindeki kitabın Zat’ın hayatını nasıl koruyacağına dair bölümlerinden faydalandığı için,korkusuzca bir savaştan netice almadan bir başkasını tecelli ettirmiş,Türkiye’ye olan zararlarını gözardı ederek celal efallerine devam etmiştir.Sonunda seksenli yaşlarında olduğu halde,uyarılarımıza rağmen, körfez savaşını tecelli ettirmeye çalışırken,(dalgınlığı nedeniyle korunamamış),hikmet şehidi olmuştur.Rahmetullahi aleyh.

1957 den 1991 körfez savaşına kadar bütün savaşlar kendisi tarafından tecelli ettirilmiştir.
Soğuk savaşı bitiren mücahedesine öğrencisi olarak bizzat şahit olmuştum.Kıbrıs savaşında ise Şaban Duman kardeşimle kısmen katkıda bulunduk.Yeni öğrencisi idim ve ne verirse okuyorduk.Komünizm’in sona erdirilmesi sırasında okuduğum esmalar nedeniyle düştüğüm celal çukurundan 2003 te (oluşan ölüm tecellisinden kurtulmak isterken) yaşadığım tecrübeler sayesinde çıkmayı başardım..Bu konu başka vesile ile ayrıca yazılacaktır.Halen yakamızı celalden kurtarma mücadelemiz devam etmektedir.

Yerine bakan acemi kutup,uzun süre celaldan yakasını kurtaramadığı için,Türkiye ve islam dünyası bundan aşırı derecede etkilenmiştir.Giden zatın yaptığı efallerin etkisine istifrak olan dünya, ABD nin akılalmaz politikalarına muhatap olmuştur.Dünyada ve Irak’ta masum kanıları boş yere dökülmüştür.Bu savaşın bir başka yüzü de Müslümanlar üzerindeki psikolojik etkileridir.Acz içinde kalmışlıkları birkez daha yüzlerine vurulan müslümanların,
dinlerinden şüpheye düşmelerine neden olmuştur.
Şeytanın istediği Tam da budur..

Azizim;
Zat evliyası yaptığı her işin,okuduğu her duanın maliyetini iyi hesaplaması gerekir.İslama bundan daha büyük zarar verilemez.Birçok müslüman dininden diyanetinden,canından malından olmuştur.Savaş insanlık için en büyük fitnedir.
Bu olayda da her zamnki gibi sıfatı Celalın (şeytanın) dilediği olmuştur.Güçler dengesi hesaplanmadan savaş açmak akıl karı değildir.Ayrıca ilm-i ledün teshir ilmi olarak kullanılmalı her tecelliye sabırla ulaşmaya çalışılmalıdır.

Bu tespitimizin delili, Asr-ı Saadettir.

Nihayet (Celalin pençesinden yakasını kurtardığını zannettiğimiz) günümüzün zatı işleri kontrol altına almış görünüyor.Gidişat odur ki hidayet çağı başlatmıştır.Bundan böyle daha huzurlu bir Dünya ve Türkiye umut edebiliriz.Zamanla Türkiyenin ve islam aleminin yıldızının parladığını,(dünyada adaletin göreceli olarak tecelli ettiğini) müşahede edebileceğiz,inşaallah.
Zaman umulur ki bizi haklı çıkarır..

Bu ilim İlmullahtır…Hikmetullah tır..Bu ilmin icrasına Marifetullah denir.Kur’an-ı Kerim’in (ehline açıkça) beyan ettiği üzere,her tecelli bu ilim mensuplarının(zat evliyalarının) hizmeti ledünden kaynaklanır.Yanlış yapılırsa celal tecellisi dünyayı yakar yıkar,doğru yapılabilirse herşey yeniden ihya edilir.

Nitekim;
El Hadid Suresi 16. ve 17. ayetlerinde buna işaret edilmektedir

‘’İman edenler için vakti gelmedi mi ki
Kalpleri Allah’ın zikrine ve Kur’an’ın aşkına coşsun;
Ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş,sonra;
Üzerlerinden(olumsuz)zaman geçip te kalpleri katılaşmış
Ve çoğu fasık olmuş kimseler gibi olmasınlar.’’

‘’Bilmiş olun ki Allah;
Yeri( kalpleri ve gönülleri) ölümünden sonra (yeniden )diriltir.
Biz size ayetleri (ibret için-uygun olanlarını zikredin diye)açıkladık.
Umulur ki (ne demek istediğimizi anlar işlerinize yön verirsiniz)akıl edersiniz.’’

Bu ayetlerde Zat evliyasına ayrı,müminlere ayrı müjdeler ve uyarılar var…

Beşer aklının ermeyeceği bazı şeyleri burada söylemenin anlamı yoktur..Eğer beşer aklı (ilm-i ledün sırlarını kabul edebilseydi)Kur’an-ı Kerimde bu derecede gizlenmez,açık açık bildirilirdi.

Hakk teala böyle taktir etmiş…Her tecellinin Hakk olduğunu, hayretten sıyrılan,nur görmeye başlayıp,celalın etkisinden yakalarını kurtaran,zulmet perdelerini açabilen canlar anlar.
Şeriat ehline imandan başka yol yoktur.Dilerse inanır, ehlini arar,bulur, dilerse reddeder, başka inanışlarla aklını teskin eder.

Şimdi sadede gelerek hadisin açıklamasına dönebiliriz.

Şeriat-ı Muhammed-i Zühre (Kemal)makamından,(Cemal) Kamer’e inmiştir.
Miraç yolculuğunun teferruatlı verilmesi,hangi peygamberin hayatlarında, hangi evkatta(sema) kaldıklarını,şeriatlarının hangi makamlara inzal olunduğunu,dolayısıyla celalda veya cemalde oluşlarını açıklamak içindir.Hikayeleri (kıssaları)Kuranda anlatıldığından, bu sayede saatlerin (evkatlar) özelliklerini bulup çıkarmak mümkün hale gelmiştir.
Mi’raç olayı Mana aleminde (tümden),dünya zamanına göre çok kısa (yoğunlaştırılmış) zaman diliminde olup bitmiştir.’’Allah zaman içinde an yarattığı gibi an içinde zaman yaratmaya da kadirdir.’’Rüyalar buna delildir.Birkaç saniyelik rüyalarda geniş zamnları yaşadığımızı her insan bilir.

Mi’rac olayının devamı hakkında başka hadisler de vardır.Mi’aç Ruhi bir olaydır..Cesedin bu işte bir nasibi yoktur.Yükselmeler enfüsidir.Haşa Allah uzaklarda bir yerlerde değildir..O bize ‘’şah damarımızdan daha yakındır’’.Miraç olayı da enfüsi olarak yaşanılan,sözle izahı kolay olmayan,O’na yolculuktur.Zaten afaki olarak ne varsa bire bir enfüste vardır.Bu tür sırlar,
’’Temiz olmayanlar bu kitaba yaklaşamazlar ‘’
hükmü gereğince ancak kendilerini her yönden temizleyenleredir.Her (can)abdest alan bu sırrı anlayamaz.Tevhit nurunda abdest alınıp,’’el Kuddüs et Tahir’’le birlikte cümle Sıfatullah’a istifrak(kark) olmak lazımdır.Bu hadisi şerif ve devamı hikmet ehline gizli sırlar ihtiva etmektedir.Diğer göklerde hz. Musa ve hz Davut’un makamları vardır.O da ehlini ilgilendirmektedir.Bu yolla Bütün zamanların görev alacak ‘’ZAT’’ larına bilgi ulaştırılmaktadır.Anlattıklarımızı kabulde zorlananlara Kur’an-ı Kerimi daha dikkatli okumalarını tavsiye ederiz.
Ayrıca Hz Mevlana’ya kulak vermelerini öneririz.
O mübarek buyuruyor ki
………….
O tanrı erleri
Gizli dertlerin, gizli tabipleri
Muhabbetin / adaletin,
Rahmetin ta kendisidirler

İlletsiz
Rüşvetsiz daimi vericidirler

Sen de
Azizim
Bu suretle bilmiş ol ki
‘’Kuddüs Tahir’’ Rabbin
Yürekli mi yürekli
Yiğit mi yiğit öyle kulları vardır ki
Aramızda sıradan biri gibi dolaşır
Senin gibi / benim gibi yer içerler
Ama
Dünya yalanının bıyığını koparırlar

Otağlarını, her daim, müminler için
Yardım kal’asının burcuna kurarlar

Bu şehitler
Biteviye yeniden / yeniden gazi olurlar

Bu Tanrı tutsakları, mücahitler
Her zaman her yerde
Yokluktan baş gösterir
Yeni /yeni baştan yardım elde ederler de
Anadan doğma kör değilsen
Gör,gör derler.

Şimdi de Abdülkadir Geylani hz. den istimdat dileyelim
Ve Risale-i Gavsiye’den:bir bölümüne başvuralım.
………………………..
‘’-Ya gavs-ı a’zam…
İnsan sırrımdır.
Onun sırrıyım ben..

Eğer insan
indimdeki menziline arif olsaydı
Derdi ki;
Bütün nefislerdeki nefsim ben,
Bu anda mülk yoktur
Benden başka…..

- Ya gavs-ı a’zam:
İnsanın yemesi,içmesi
Mekanın hayatta duruşu, yayılışı
Ve konuşması, susması,yaptığı işi
Teveccüh ettiği şey
Gaib olduğu her ne varsa benim.

Sakini,
Muharriki,
Müsekkini benim.

Ve dahi buyurdu ki;
-Ya gavs-ı a’zam,
İnsanın cismi ve nefsi,
Kalbi, ruhu ,işitmesi,görmesi
Eli ayağı ve tümünü nefsimle açıkladım
Alemlerde ancak ben varım
Ve ben dahi onun gayri değilim.

Ve devamla, dedi ki;
-Ya gavs-ı a’zam
Fakr aşkıyla yanan
İhtiyaç ateşiyle kavrulmuş birini görürsen
Yaklaş ona
Şüphesiz ki onunla aramda hicap yoktur
………………………………………….’’

Bu hatırlatmalardan sonra konumuza devam ediyoruz..

Bu hadisin zımni (örtülü-gizli)anlamı miraç olayının sürekli olduğudur.Kıyamete kadar her devirde bir Zat miracı yaşayacak,geri dönüp insanların hidayeti için mücadele edecektir.Bu bir adetullahtır.Kıyamete kadar böylece devam edecektir.

Yeni bir şeriat gelmeyecek,her gelen zat teorik olarak Kur’an-ı Azimüşşan ‘a tabi olarak hizmet verecektir.Kur’an-ın hükmü bakidir.
Nur-u tevhide ulaşan ‘’her zat’’ efalinde muhtar olmakla beraber hakikate sadık kalmakla yükümlüdür.Kur’an’dan sapmalar ancak (hataen) yapılan işlerdendir.Hataen bile olsa sapma olduğunda kendileri de dönemlerindeki insanlar da çile çekerler.

Zat kemale erinceye kadar ( insan olarak hatadan muaf olmadığı için) kusur yapması doğaldır.Kemale varınca, ya kendisi hatalı gidişatı giderir,yahut kendisinden sonra gelen zatlar o olumsuz tecelliyi ortadan kaldırmaya çalışırlar.

Hikmet ilmi en zor ilim olduğundan ve çok üstün fedakarlıkla çalışılması gerektiğinden hatasızlık kimsenin harcı değildir.
Bu nedenle Kitabullah’ta ümmetin sürekli salavat getirmek suretiyle O zatlara dua ile yardım etmeleri istenmiş,hatta emir edilmiştir.Yapılan salavatın içinde hem ‘’Efendimiz,’’ hem ‘’O zamanın zatı’’, hem de ‘’Ümmet’’ dahildir.O nedenle salavatı şerifleri Allah’u teala hicapsız kabul edeceğini müjdelemiştir..’’Nasılsanız öyle yönetilirsiniz’’ hükmü gereğince sorumluluk ortaktır.Bir müminin yapabileceği en büyük dua salavatı şerifedir.Bir çok salavat tertibi vardır..En kısa ve kamil olanı;

‘’Allahümme salli ala seyyidina Muhammed’in ve ala ali seyyidina Muhammed.’’şeklinde olanıdır.Âli kelimesinde aile efradı vardır ki,bizler dahil bütün müminlerdir.

Der beyan-ı Evliya’yı Kibar Ve Enbiya
( Esrar-ı Hakikat tan )

Vahdeti görenler:
(Tevhid-i Hakk’ta tevhide mazhar olanlar.)

***** VUSLATA ERENLER *****

Evliya-i kibarın serurudur kutup
Kemal hikmette emri şeriatı tutup
Marifetullahta şol güller gibi kokup
Zahir efalinden görürler tecelliyatı

Dünyada kutup her zaman bir tanedir
Onda ilmlerin ilmi ilm-i ledün vardır
Mü’min’lere gayet şefeatkar , yardır
Gece gündüz demez eder Hakk’a niyazı

Müminler için durmadan dualar eder
Onları Hakk resule makbul kullar eder
Sırrulah’ta sırdan sırra durmadan gider
Hem güzel bilir, işler marifetullahı

Her daim duası makbul marifetullah
Sırrı ilm-i ledünde işi hikmetullah
Habirden gördüğü nurlar hep sıfatullah
Vahdetten seyreder daim Cemalullah’ı

Bilmez nedir zorluk işinde yoktur zeval
Gördüğü nurlardan verir haberi cemal
Zat efalindedir dünyada cümle kemal
Mamur eder daima oluşan viranı

Dünyayı diler harap eder diler mamur
Efalinde yoktur acziyet yahut kusur
Mülkü dilediğinden alır veya verir
Gösterir kullara izzeti ya hakiri.

İlmullahı tarif etse çok olur kutup
Kutuplar onun zamanında çok olup
Kendisi dahi kemal kutbulaktap olup
İhtiyaç olur, ziyaret eder cananı

Evliya-i kibar içinde olan kutup
Hakim hükmü baştan başa cihanı tutup
Melekler dahi kemelinden hayran olup
An içinde mukadder olur hem efali

Efalinden mukadder olur bütün işler
Ya ne taraf olmalı arkası demişler
Ravza-i mutahhara’yı evla görmüşler
Tecelli arkadan zuhur eder erkanı

Önünde olan ile mücahede eder
Efal zat sıfatullah’a intikal eder
Sıfatullah kemali hikmette devreder
İradeden emre sudur eder fermanı

Emrinden zahire esma eder tecelli
Hakikat bu marifetullah’ın kemali
Zahirde mutlak zuhur eder zat efali
Efalinden zuhur etmiştir her tecelli

Efalı marifetullahla tevhit olur
Her işi zatın saadetle hasıl olur
Beşerde kemalle cemal tecelli olur
Saadete erer mü’minlerin canları

İlk önce ilmi ebedandan haberler alır
İsterse karşılar efalin tecellisi az olur
Saadete dair ise tecellide bırakır
Külliyen zuhur eder zahire tecellisi

Biri rüyadır haberi tevilen verir
Rüya ilmi çok geniştir zor bilinir
Zamanla zat rüyaya bakmaz olur
Devrinde tecelliyat bulur kemali

Beş ilim içinde iş geri kalmaz
Zat,sıfat,esma,evkat,efal ayrılmaz
Cemal efalinden hiç zarar olmaz
Kemal hakikatin marifetullah şanı

Efal celal olursa sonuç celal olur
Öyle efalden küffara yardım olur
Celal efalinden tecelli keder olur
Zat tecrit eder daim celal efalini

Celal küffar sıfatına hep yardım eder
Cemal efal dahi küffara zarar eder
Cemal efali müminleri memnun eder
Zatın müminlere rahmeti pek çok oldu

Efal celal müminleri daim incitir
Zat celal efalini tecrit etmelidir
Ol vakit celal her daim mahkumdur
Hakimdir cemal zatın Kudretten fermanı

Cemalde ise efali,kuvvet cemaldedir
Kudretullah’ta müminler kemaldedir
Zatın efali demek kudretullahtır
İşler efali,müminler bulur kemali

Bütün esmaullah olmuştur zata sıfat
Okur esmayı efalden olur tecelliyat
Okumaz celal esmasını,olamaz sıfat
Celalden değil,cemalden olur tecelli

Bu bir san-i bediadır,Kudretullah sanatı
Mücahedesinde fasıl eder davayı
Zatın kemali halleder azım sevdayı
Tevhit olmuştur sıfatullah olur efali

Celal efalini tecrit hem mahkum eder
Zat efalinde kemalden kemale gider
Cemal bakidir kudretten hünerler eder
Marifetullahta kavidir metaneti

Mahfuzdur mahlukat,efal cemal hıfz eder
Cemalde ziyan yok,kemal tecelli eder.
Marifetullahtan kemalde hünerler eder
Açılır sırrulahtan hakikatte kudret meydanı

Esma el hüsna okuyup efaline başlar,
Ezel budur, zat efalinden olur işler
İlmi ledünde buna marifetullah demişler
Tevhidi hakikat sırrından aldım haberi.

Okurken arkan Ravza-i mutahhara’ya
Ya reisi hükümete dönük olmalı
Ondan müminler çok büyük kuvvet bulmalı
Hakikat marifetullah hikmet beyanı

Müminler kuvvet bulur böyle tertiple
Efal cemal işlenir her biri adapla
Evvela niyet etmek, cemal esmasıyla
Efale uygun manada olur esması

Esmai hüsna esmai azam kuvveti
Cenabı hak halk eder tez ali kudreti
Memnun ve mesrur olur büyük Türk milleti
Aktap Türk’tür,daim şeref bulur milleti..

Vahhap oku yüzün kıbleye olur izzet
Resulullah’a dayanıp oku kaviyyun olur devlet
Ya hükümet reisi nerede ise oraya kuvvet
Zatın efal tecellisi onlarda bulur saadeti

Ya fatihün ya Fettah asker önünde olarak oku
Ya kabzı ya malik fetheder küffar mülkünü alır elinden
Ya vasi ya malik okunur asker önünde
Yüzün düşmana karşı ‘’ya Hayyul Kayyum’’ perişan eder küffarı

Zira arka tarafından tecelli eder kuvvet
Tecelli eder heybet kudretten gösterir kudret
Arka düşmana olmaz hiç, bu bir hikmet
Tarife uyarsan hiç olmaz islamın ziyanı

Sırrı marifetullahtan bu hikmet beyan
Zat efalinden küffar perişan oldu.
Arka küffar asayişte olursa
Ya Vahhap ya Muğti isimlerini tertip ile okursa
Bu isimler vericidir efalde olursa
Böyle de muvafıktır amma harp zamanında olmamalı

Öncelikle okuyacağı vakit güzel niyet eder
Arkası askere ise cihanı küffara dar eder
Bu tertiple esma efal kuvveti yok’u var eder
Batından efalinin kemali zahire eder zuhuru

Kırk tertipten daha kudretli var bir tertip
Batında zat efalini tam usulüyle edip
İsmi azam diyerek nam verildi acayip
Hakkın kudretinden bahş müminlere kemalı

Bu marifetullah içinde öyle bir kuvvettir
Bütün cihan bir işe murat etse olamaz kalır
Aktap kudretullahtan her ne rica etse olur
Bütün cihanın arzusu bir anda kalmıştır geri

Aktap işini istedikçe daim ileri yürütür
Bütün insanların işi küll’de ona bağlıdır
Amma hikmette ledünde kamil olmalıdır
Her fert kendi işini görür, zat umumi oldu

Bunlar yine hikmette hep cemale bağlıdır
Cemal kuvvetiyle her şey zat kudretidir
Zat efalini hikmette birden yürütür
Devriyat içinde devvar devr eder bulur kemalı

Hakkın emri bu yolda böyle tertip olmuş
Ehil irfandan kamillerden yadigar kalmıştır
Usulü resulullahtan erkanı olmuştur
Bazı kutuplar cenabı haktan bizzat öğrendi

Hak tealadan öğrenen aladan ala
Her daim ona erer keramet buluyor sefa
Hazreti Allah tevhidini etmiş ala
İntihap etmiş zatı sıfatullahta tevhidi.

şiirlerim

Ekim 6, 2009

http://www.antoloji.com/siir/sair/sair.asp?ts23=07.10.2009%2000:05:53&sair=57545

DUA VE ZİKİR

Ocak 16, 2009

Kalpler ancak ALLÂH ZİKRİ İLE TATMİNE ULAŞIRLAR”

buyuruluyor… Niye? ..

Çünkü insan, sonsuzu düşünmeye yönelik bir kapasiteyle yaratılmıştır ve sonsuzluk-sınırsızlık ise ALLÂH‘ın vasfıdır!..

“Lâ uhsiy senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsik” diyen Rasûlullâh Aleyhi’s-Selâm;

“Sana hakkıyla senâ (övgü) etmem mümkün değildir; ancak sen kendini hakkıyla bildiğin için, kendi kendine senâ edersin” itirâfında bulunurken sonsuz-sınırsız yüce Zât‘ın kesinlikle kavranamayacağına işarette bulunmaktadır…

Bu durumda bize düşen ne oluyor.. ?

Bize kendini tanıttığı nisbette O‘nu tanımak!..

O‘nun aynasında, kendimizi seyredip tanımak!..

Kendimizdekilerden, O‘nun sonsuz sınırsız kemâlâtına, yüce özelliklerine, hikmetlerine, hayran kalmak!..

“Allâh’ım, hayretimi arttır” diye DUÂ eden Rasûl Aleyhi’s-Selâm bu husus hakkında bizi uyarıyordu herhalde…

Allâh’ı tanımanın yolu da, kitabın baş bölümlerinde kısaca izah ettiğimiz gibi, zikirden geçer!..

Zikir, ya Zât, Sıfat ve Esmâyı içine alan toplu isim “ALLAH” ismi ile yapılır… Ya da, Allah’ı çeşitli özellikleriyle tanımaya yönelik diğer isimleri ile yapılır…

&

İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabımızda tafsilâtlı olarak izah ettiğimiz üzere; İNSAN, gerçeği itibariyle bir İSİMLER TERKİBİDİR!..

Her insanda, Allah ismiyle toplu olarak işaret edilen isimlerin tümü, yani bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok Allah ismi bir terkip oluşturur… İşte bu terkibe, biz insan deriz!.. Allah, bu esmâ terkibine “insan” adını takmıştır…

İnsanın Rabbî, kendi varlığını meydana getiren bu “Allah” isimlerinin işaret ettiği ilahî güçtür!..

Her insanın yapısının bir diğerinden farklı olması, her birinin terkibindeki “Allah” isimlerinin farklı güçlerde olmasındandır.

Şimdi siz; “ALLAH” ismini zikrettiğiniz zaman; bu ismin zikrinden doğan güç, terkibinizdeki bütün isimleri eşit oranda güçlendirir… Bunun da neticesinde tüm özellikleriniz aynı seviyede gelişir…

“ALLAH İSİMLERİ” zikri ise, yapınızı meydana getiren isimler terkibi içinde, belirli isimlerin manâlarını güçlendirmeye yöneliktir…

Meselâ, “ALLAH”ın “İRADE” sıfatının adı olan “MÜRÎD” ismini zikrettiğiniz zaman; terkibinizdeki bu ismin manâsı güçlenir; beyninizdeki “İRADE” fonksiyonu daha kapsamlı olarak faaliyete geçer ve eskiden iradeniz zayıf olduğu için başaramadığınız bir çok şeyi rahatlıkla başarabilirsiniz.

Ya da “HAKÎM” ismini zikretmeniz, sizin bir süre sonra, her şeyin hikmetini, sebebini, neyin niçin olduğunu anlamanıza yol açar. Eskiden bağlantısız sandığınız, gereksiz olduğunu düşündüğünüz pek çok şeyin aslında bir sistem içinde birbiriyle bağlantılı olarak yer aldığını idrâk edersiniz.

Yani, “ALLAH” ismi zikri; fizikteki bileşik kaplar sistemindeki gibi, bütün isimleri eşit oranda yükseltirken; “İSİMLER” zikri ise sadece kendi cinsinden olan terkibinizdeki manâyı güçlendirir. Ve bu yüzden de kişide çok kısa sürede önemli gelişmeleri farkedilir hâle getirir.

İşte bu sebebledir ki, biz, kendinde kısa süre içinde gelişme görmeyi arzu edenlere, “İSİMLER” zikri tavsiye ederiz.

 

 

&

 

Bizim tavsiye ettiğimiz zikirlerin, herhangi bir târikat zikri ile alâkası aslâ yoktur!..

 

&

Şunu kesinlikle belirtelim ki… Allâh adıyla işaret edilen, aslâ, dışarıda ötelerde bir yerde olup, fizik beden ya da ruh ile yanına gidilecek bir varlık olmayıp; kendi özünde hissedilmesi zorunlu olan, sonra da her zerre de varlığı algılanabilen sonsuz – sınırsız “TEK“tir!.. Bu anlayışa uymayan bütün fikirler, şeytanî vasıflı CİNLERİN vesveseleridir!..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Allâh’ı bilmek, bulmak ve O’nunla olmak için tek bir târikat vardır, tek bir yol vardır; o yol da Efendimiz Rasûlullah salla’lâhu aleyhi ve sellemin yoludur!..

 

 

 

Kur’ân-ı Kerîm ve Rasûlullah öğretisine dayanmayan; bu öğreti dışında kalan her fikir, kesin olarak neticede insanın gerçekten sapmasına yolaçar!..

 

 

 

Bu yüzden deriz ki…

 

 

 

Şayet bu zikirleri yaparsanız, kesinlikle ilim yolundan ayrılmayınız!.. Ayet ve hadîslere ters düşen fikirlere itibar etmeyiniz!.. Farz kılınanları ne gerekçe ile olursa olsun aslâ terketmeyiniz!.. Artık, kendinizin evliyâ, şeyh, mehdî olduğu yolunda, içinize gelen fikirlere aslâ itibar etmeyiniz.

 

 

 

Çünki, CİNLER, en büyük oyunlarını, hassasiyet kazanmış, alıcıları güçlenmiş olan beyin sahiplerine oynayıp, kendilerini bir şey zannettirerek yoldan çıkartırlar!..

 

 

 

Kesinlikle bilelim ki….

 

 

 

ALLAH KULU olmaktan daha üstün bir derece aslâ yoktur!..

 

 

 

Biz bütün çalışmalarımızla bu dereceyi, bu yakınlığı niyâz edelim.

&

 

 

 

 

İster hiç bir şeye inanmayın….

 

 

 

İster sadece “Allâh“a inanın; ister sadece haftada bir kere Cuma namazına giden bir müslüman olun; başlangıç olarak size şu zikir formülünü tavsiye edebiliriz:

100 Allâhumme eğinniy alâ zikrike ve şükrike ve hüsnü ibadetik
  (Allahım, zikrin, şükrün ve ibadetinin güzeli üzerine bana yardım et.)
300 Allâhumme inniy es’eluke hubbeke ve hubbu men yuhıbbuke
  (Allahım, muhakkak ki senden sevgini ve seni sevenin sevgisini isterim.)
300 Lâ ilâhe illâ ente subhaneke inniy küntü minez zalimîn
  (Senden gayrı vücud yok; [ancak] seni tesbih ediyorum [başkaca varlığım yok] Muhakkak ki ben (nefsine zulmeden) zalimlerden oldum.)
500 Kuddûs’üt tâhîru min külle sûin
  (Her kötülükten arı-kayıtsız)
100 Ya Nura külle şeyin ve hedahu ahricniy minez zulûmâti ilennur
  (Ey herşeyin nuru ve hidayetcisi; beni karanlıklardan nura çıkar.)

Mürîd – 3600
Mümin – 1800
Kuddus – 3600
Hakîm – 1800
Halîm – 2700
Reşid – 2700
Nur – 3600
Fettah – 2700

&

 

Başlangıç olarak ilk birkaç isimle zikre başlayabileceğiniz gibi; saymak zor geliyorsa saatle de yapabilirsiniz… Ayrıca; bunları yapmak zor geliyorsa sadece “MÜRÎD”, “NUR” ve “KUDDÛS” isimlerini bir süre için saymadan dahi zikredebilirsiniz.

 

 

Bu listedeki rakamları, vaktiniz olmadığı zamanlar, daha azaltarak da yapabilirsiniz, hiç bir mahzûru yoktur. Sadece netice almanız biraz daha fazla zaman alır.

 

 

Önemli olan, bu listedeki DUA ve ZİKİR’lerin sabah uyandıktan sonra başlayıp, gece uyumadan önce bitirilmesidir. Her yerde, her zaman, abdestli veya abdestsiz çekilebilir, hiç bir sakıncası yoktur!..

 

 

Kelimeleri dokuz defa üçlü üçlü söyleyip tesbihten 1 tane çekerseniz, bir tesbihte 900 olur. Meselâ: Mürid, Mürid, Mürid – Mürid, Mürid, Mürid – Mürid, Mürid, Mürid.

 

 

Şayet, ince, zayıf yapılı bir kimse iseniz, el parmaklarınız ince uzun, parmak uçlarınız sivri, oval ise; veya geniş alınlı, sivri çeneli bir tipiniz var ise, o takdirde ilaveten şu duayı da yapmanızı tavsiye ederiz:

300 Allâhumme sebbit kalbiy alâ diynike

Şayet içine kapanık, sıkıntılı, zaman zaman bunalan, hayattan tad almayan bir yapınız mevcût ise bu listeye ilâve olarak veya sadece;

 

 

 

300 Rabbiş rahli sadriy ve yessirliy emri
       
(Rabbim sadrıma inşirah ver ve işimi kolaylaştır)
300 Elem neşrah leke sadrek
       
(Senin için sadrını açıp genişletmedik mi?)

dualarıyla birlikte “BÂSIT” ismini 1800 defa zikredebilirsiniz.

 

 

Eğer, iki – üç ay bu listeye devam ettikten sonra kendinizde bir gelişme görür, fayda sağlarsanız; daha ileriye gitmek isterseniz; vaktiniz müsait ise, bu takdirde şu duaları ve isimleri de belirtilen sayılarla mevcût listenize ilâve edebilirsiniz.

 

 

300 Allâhumme elhımniy rüşdiy ve eızniy min şerre nefsiy
       
(Allahım, rüşdümü ilham et ve nefsimin şerrinden koru.)
300 Rabbiy zidniy ilmen ve fehmen ve imana
       
(Rabbim ilmimi ve anlayışımı ve imanımı artır.)

Rahîm – 3600
Basir – 2700

Aziz – 2700
Vahhab – 2700
Semi – 2700

Alîm – 2700
Vekîl – 2700
Câmi – 2700

Eğer bir numaralı, en başta verdiğimiz listeyi tatbik edecek kişide ömür süresi 40′ın üzerine çıkmışsa, birkaç ay “MÜRÎD” ismini “4500” defa zikretmek suretiyle belli bir netice aldıktan sonra “3600“e indirilebilir.

 

 

Bu DUA ve ZİKİR’lere devam edilirken, bu arada da fırsat buldukça tasavvuf konusunda bazı eserler okunursa; veya DİN kavramı içine giren tüm sistemi izâh etmeye çalışan diğer, şu ana kadar çıkmış 18 kitabımız ile 24 ses kasetlik “Çağdaş Bilimle İslâm ve Tasavvuf Anlayışı” setimiz ve 14 video kasetimiz izlenirse, çok kolaylıkla bu konuları anlıyabilirsiniz.

 

 

Çünki yapacağınız bu çalışmalar, isteseniz de istemeseniz de; inansanız da inanmasanız da beyninizde yeni bir kapasite devreye sokacaktır ki; bu durumda çok kolaylıkla yeni öğrendiğiniz bir çok şeyi anlayıp, idrâk edebileceksiniz.

 

 

Bu arada arzu edenler için, gece yatmadan önce veya kalktıkları takdirde kılacakları iki rekâtlık bir namazın son secdesinde şu DUAyı yapmalarını da tavsiye edebiliriz:

 

 

Elbette ki burada önemli olan yazdığımız DUAyı kelime kelime ezberliyerek tekrar etmek değil; o manâyı ihtiva eder bir biçimde içinizden geldiği gibi niyâzda bulunmaktır.

 

 

 

“Arşın, Ruh’un ve bütün melâikenin Rabbı olan yüce Allâhım. Senin yanında aciz, güçsüz, muhtâç ve indinde bir hiç olduğum idrâkı içinde sana yalvarıyorum. Ne olur beni bütün yanlışlarımdan, bilmiyerek ve dayanamıyarak yaptığım bütün fiîllerimden dolayı beni bağışla!..

 

 

Efendimiz Muhammed aleyhi’s-selâm’ın Rabbı olan Allâh’ım, bana en’âmda bulunduklarının yolunu kolaylaştır ve gerçekten sapanlardan olmaktan beni koru!.. Kendine seçmekle şereflendirdiklerinden eyle; şu anda yeryüzünde yaşayan en sevdiğin zâtlara beni yakın eyle; onların fiîllerini bana da kolaylaştır, sevgili eyle!..

 

 

Kendisinden gayrı olmayan Allâhım, yarattığı her şeyi tam bir mükemmeliyetle var eden Allâhım, ihata edilmesi aslâ mümkün olmayan Allâhım, Ya HU ya men HU!..

 

 

Zâtın hakkı için, basiretimdeki körlükten beni kurtar; mutlak gerçeği bana idrâk ettir, hazmını ver!.. Öyle bir yakîn ihsan et ki, ondan sonra küfr ve şirk olmasın!..

 

 

Allahım, Hakkal yakîn olarak yaşamama engel her ne var ise ondan sana sığınırım. Senden sana sığınırım!.. Benlikle huzurunda bulunmaktan sana sığınırım. Koruyucu sensin ve senin gücün her şey için yeterlidir. Alemlerin Rabbı olan Azîm Rab sensin Allahım.

 

 

Bu gerçekleri bize bildiren Rasûlullah aleyhis-selâma indindeki sayıca ihsanda bulun, ne şekildekine lâyık ise; biz onu takdirden aciziz.”

 

&

Bu arada tavsiye etmekte olduğumuz isimlerle ilgili olarak biraz bilgi vermek istiyorum. Ki, ne yaptığının bilincine ermek isteyenlere yararlı olur umarım!..

&

 

 

 

Önce ilk tavsiyem olan “MÜRÎD” isminden sözedeyim.

 

 

MÜRÎD” ismi, “ALLAH” adıyla işaret olunanın “İRADE” sıfatının adıdır!..

 

 

Bizim tüm boyutları ile varlığımız önce Allâh’ın sıfatlarıyla meydana gelmiştir!..

 

 

Hayat, sıfatıyla, hayatımız; bedenlerimiz içinde bulunduğu boyuta göre “BÂİS” ismi hükmünce yeni özelliklerle yeni yapıyla meydana gelse dahi; sonsuza dek devam edecektir.

 

 

ALÎM” ismi gereğince bir bilincimiz ve ilmimiz mevcûttur.

 

 

MÜRÎD” ismi sonucu olarak “ALLAH’IN İRADE SIFATI” bizden ortaya çıkar ve “İRADE” sahibi olarak algılanırız.

 

 

SEMİ” sıfatıyla algılayıcılık kazanır, “BASÎR” sıfatıyla görür idrâk ederiz. “KELAM” sıfatı bize “İFADE” yeteneği kazandırır ve bütün bunlar hep “KUDRET” sıfatının bizden ortaya çıkışı dolayısıyladır ki, bütün bunları yapacak “KUDRET” bizde görev yapar!..

 

 

MÜRÎD” ismi, bildiğimiz kadarıyla ilk defa olarak bize açılmış, bir “sır“dır!.. Bizden evvel, hiç kimse bu ismin zikrini yapmamış ve başkalarına da tavsiye etmemiştir. Hatta din ve tasavvufla uğraşan pek çok kişi, bu ismin varlığını bile bilmez; çünki kitaplarda daima diğer sıfatların isimleri yazılır da; “İRADE” sıfatının ismi yazılmaz!.. Muhakkak ki bu da Allâh’ın bir hikmeti sonucudur.

 

 

MÜRÎD” ismi, yaptığımız çeşitli çalışmalar sonucu olarak müşahede ettik ki, insanda en süratli gelişmeyi sağlayan bir güce sahip!.

 

 

Hemen hepimiz, pek çok şeyi biliriz de, bir türlü bu bildiklerimizi uygulamaya koyamayız. Bunun da gerçekte tek bir sebebi vardır, İRADE ZAYIFLIĞI!..

 

 

İşte bu irâde zayıflığının çaresi, anladığımız kadarıyla “MÜRÎD” isminin zikredilmesidir. Bu ismin zikredilmesi sonucu, kişinin ilgi duyduğu konuya karşı irâdesi güçlenmeye başlıyor ve eskiden bilip de tatbik edemediği pek çok şeyi kolaylıkla tatbik edebilir hâle geliyor.

 

 

Meselâ diyelim ki içkiyi bırakamıyor; TASAVVUF EHLİNE KESİNLİKLE YASAK OLAN SİGARAYI BIRAKAMIYOR; veya istediği gibi ibâdet edemiyor; yahûd kendini ilme verip kararlı bir biçimde ilim çalışamıyor; işte bu durumda bu zikir, kişinin irâde gücünü arttırdığı için, kolaylıkla bunları başarabiliyor.

&

 

 

 

Ancak bu isimden bahsederken, şunu da kesinlikle belirteyim. Nasıl ilâçların belirli dozajları varsa, “İSİMLER” zikrinde de belirli rakkamların üstüne kesinlikle çıkılmamalıdır.

 

 

İSİMLER” zikri insan bünyesinde, beyninde, sürekli takviye yapar!..

 

 

Nasıl, Diabet yâni şeker hastalığında, şekeri tüketmek için ensülin yeteri kadar verilmediği için dışardan takviye alınırsa; terkedildiği zaman bünye derhal kendi orijinini yaşarsa. Aynı şekilde, Zikre devam edildikçe de, manâsı ister bilinsin ister bilinmesin; inanılsın inanılmasın, hükmünü icrâ eder. Tecrübelerimize göre, zikir bırakıldıktan sonra onbeş gün içinde bünye eski normal haline döner!.

&

 

 

 

Burada kesinlikle anlamamız gereken bir husus da şudur!..

 

 

Siz aslâ ötedeki, yukarıdaki bir TANRI’yı zikretmiyorsunuz!..

 

 

Siz, varlığınızın her zerresinde tüm varlığıyla mevcût olan SONSUZ – SINIRSIZ ALLAH’ın bazı sıfat ve isimlerinin sizde açığa çıkmasını, sağlama yolunda bir çalışma yapıyorsunuz. Ve ancak algılayabildiğiniz nisbette, gerek kendinizde ve gerekse çevrenizde, Allâh’ı tanıyabilirsiniz!.

 

 

İşte bu sebeblerden dolayıdır ki, “MÜRÎD” ismi, bize göre, kişinin ALLAH’I tanımasında en süratli yoldur. Ancak bu tanıyışı Allâh’tan “Hazmı ile” taleb etmek gerekir. Zirâ, “hazımsızlık” insanın başına olmadık işler açar!..

&

 

 

 

MÜ’MİN” ismine gelince. Bu isim kişinin “İMAN NURU“na kavuşmasına vesile olur. “İMAN NURU” ne demektir?.

 

 

İnsan, tüm ömrünü şartlanma yollu, şartlanmaların kendi bünyesinde oluşturduğu mantık düzenine göre geçirir. Ve bu şartlanmalarının oluşturduğu mantığının kabul edemediği şeyleri de bir türlü özümleyemez ve reddeder.

 

 

İşte “imân nûru” bir kişide oluştu mu, artık o kişi mantığına ters düşeni reddetmeyi bırakarak, o şeyin olabilirliğini araştırmaya başlar. Zihin kapasitesinin ötesinde bir şeyler olabileceğini düşünebilir. Her şey benim bildiğimden ibarettir, en büyük benim, benim bilmediğim olamaz, mantığımın kabul etmediği şey yoktur, izansızlığından kurtulup, yeniye, ileriye, algılayamadığına açık bir hale gelir.

 

 

İşte bu algılayamadığını inkâr etmeyip, olabilirliğini düşünme ve inanma halini “İMAN NURU” diye tanımlarız.

 

 

İnsanı sürekli yeniye, ileriye, bilmediklerine, algılıyamadıklarına açık bir hale getiren özellik “İMAN NURU“dur!..

 

&

 

 

FETTAH” isminin zikri, insanda açılımlar yapar!.. Hem zahîri problemlerin çözümlenmesi yönünden, hem de “BATIN” kapanıklıkların açılması fetholması cihetinden!

KUDDUS” isminin zikri, insanın tabiatından, benliğinden kurtulması yönünden çok faydalıdır. İnsan, şartlanmaları ve doğası gereği olarak, kendini içinde yaşamakta olduğu fizik beden zanneder!..

 

 

 

Tıpkı, 65 model şevrole otomobilin direksiyonunda oturup da, kendini otomobil sanan sürücü gibi!.. Sorarsınız, kimsin sen; der, 65 model şevroleyim!.. Bir türlü aklı almaz, kendisinin otomobilden ayrı bir varlık olduğunu ve bir süre sonra arabadan çıkıp gidebileceğini!..

 

 

İşte aynaya bakıp, ben bu bedenim diye düşünen kişiler de, şayet farkedemiyorsa bir süre sonra bu bedeni terkedip yaşamına değişik bir boyutta o boyuta özgü bir bedenle devam edeceğini. durum biraz vahîm demektir!..

 

 

İşte “KUDDUS” ismi, insanın aslının kudsî bir varlık olduğunu, madde ve ruh ötesi bir bilinç varlık olduğunu farketmesine yarayan isimdir.

&

 

 

 

REŞÎD” ismi insanda “RÜŞD” halinin oluşmasını sağlar.

 

 

Fizik bedende “rüşd” bir tanımlamaya göre, “bülûğ” ile başlar; çünki o zaman cinsiyet hormonları faaliyete geçerek zihinsel fonksiyonlarda “aklı” güçlendirir; ve aynı zamanda da cinsiyet hormonları beynin biokimyasını etkileyerek, “günâh” dediğimiz “negatif yüklü mikrodalga enerjinin” ruha yâni mikrodalga bedene yüklenmesini sağlar. Bir diğer tanımlamaya göre de, sebebi her ne hikmetse, 18 yaşında başlar!..

 

 

Olgunluğun tabanı, insanın ölümötesi yaşam olabileceği ihtimalini düşünerek, hayatına ona göre yön vermesi, bu konuda araştırmalar yapmasıyla başlar!..

 

 

İşte “REŞÎD” ismi bu en alt sınırdan başlayıp, “İlâhî sıfatlarla tahakkuk etme” hali olan “FETİH” haline kadar devam eder. Ondan sonra bir başka şekilde hükmünü icrâ eder.

 

&

 

 

HAKÎM” ismine gelince. İnkârın daima kökeninde, idrâk edememe vardır!.. Sebebi hikmetini bilemediğin, anlıyamadığın şeyi inkâr edersin. Oysa, bilsen o şeyin neden öyle olduğunu, neyin neyi nasıl meydana getirdiğini, ne yapılırsa, nasıl neyi meydana getireceğini, bütün değerlendirmen bir anda değişiverir!..

 

 

İşte bu isim, kişide oluşların hikmetine erme kapasitesini genişleten, her şeyin ne sebeble oluştuğunu, neye yönelik olarak konduğunu farkettiren isimdir.

&

 

 

HALÎM” ismi insanda, öncelikle hoşgörü ve yumuşaklık, sâkinlik ve fevrî çıkışları kesme özellikleriyle tesirini gösterir.

 

 

Kişinin manevîyatta gelişmesi için önce hoşgörülü olması ve fevrî, aşırı ve zamansız çıkışlarını kontrol altına almış olması gerekir!..

 

 

Çünki bu tür çıkışlar insanın hem zâhir dünyasını mahveder, sinirli, stresli, bunalımlı bir yaşama çevirir. Hem de bâtın âlemini mahveder, Allah’la arasına sanki ziftten – katrandan bir perde çeker!..

 

 

HALÎM” ismi işte insanın hem zâhir hem de bâtın dünyasını düzene sokan isimdir. Kişinin olgunlukla hoşgörüyle karşısındakine açık olmasını sağlar ki bu da onun yeni yeni şeyleri farketmesine vesile olur. Sinirlilik, stres, fevrî davranışlar bu zikre devamla çok kısa sürede kontrol altına alınır. İleri aşamada fâilin Hak olduğunu görmeye yol açarak, müşahedeye imkân sağlar.

 

 

 

VEDÛD” ismi kişide muhabbet duygusunu geliştirir. Tüm varlığa karşı sevgiyle yaklaşır. Her yerde ve şeyde

 

 

 

Allah’ı hissedip sevmeye başlar. Dünyası sevgi olur.

 

 

NÛR” ismi insanın idrâk gücünü, kapasitesini artıran bir isimdir. Kişinin hem ruh gücünün artması, hem de idrâk gücünün gelişmesi hep bu ismin neticesidir.

&

 

 

 

BÂİS” ismi dar manâda yeni bir bedenle varoluş gibi anlaşılır. Ve işin gerçeğini bilmeyenler tarafından da zannedilir ki, -şimdi ölücez yok olucaz; sonra kıyâmette mahşerde Allâh bizi -BÂ’S- edecek yeniden yaratılacağız! Bütüniyle İslâm öğretisi dışındaki yanlış bâtıl ilkel bir bilgidir!.

 

 

BÂİS” ismi her an geçerlidir ve eseri her an görülen bir isimdir. Bâ’s olayı da her an cereyan etmektedir. Ölüm meydana geldiği anda, kişi fizik bedenden kopar, biolojik bedenle bağlantısı kesilir ve hemen o anda mikrodalga bedenle “Bâ’s” olarak yaşamına kesintisiz bir şekilde devam eder. Bu hususu isteyenler, İmam-ı Gazalî‘nin Esmâ-ül Hüsnâ ismiyle dilimize tercüme edilen kitabında -BÂİS- ismi açıklamasında veya -Hazreti MUHAMMED’İN ALLAH’I- isimli kitabımızın -ÖLÜMÜN İÇYÜZÜ- bahsinde tetkik edebilirler.İşte bu -Bâis- ismi zikri hem olayın kavranılmasını kolaylaştırır hem de, her anki bâ’s oluşumuzda, yâni her an yeni bir bedenle varoluşumuzda bize çok daha gelişmiş özellikler getirir

&

 

 

 

-RAHMAN- ismi hem ilâhî rahmete nâil olmamızı sağlar, hem de gazab anlamı taşıyan fiîllerden korunmamızı temin eder. Çünki gazab, şiddet ateşini kesen Rahmân’ın rahmetidir. İleri mertebelerdeki zevâtta bu  ismin çok daha değişik neticeleri vardır ki, onlara bu kitapta girmek istemiyorum.

 

 

Bu arada şunu da açıklığa kavuşturayım. Bu Allah  isimlerini çekerken başında “Yâ” veya “EL”diyecek miyiz; meselâ “Yâ Mürîd” gibi diye soruyorlar. Ötede birinin ismi zikredilmiyor ki böyle bir ek ismin başına gelsin!.. Hiç gerek yoktur!..

&

 

 

 

Evet, arzu edenler diğer isimlerin manâlarını da -ALLAH’IN İSİMLERİ- bölümünde tetkik edebilirler

*  *  *

AHMED

 

TASAVVUF

Ocak 15, 2009

 

Tasavvuf sekiz merhaleden oluşur

Kişi ilkinde cömertlikle buluşur

İkincisi rızadır ki, onunla tutuşur

Sonrası sabırdır ki, bununla konuşur

 

Dördüncüsü işarettir ki, onunla anlaşır

Sonrası kurbettir ki, bununla yaklaşır

Altıncısı manadır ki, onunla uzlaşır

Sonra aşk gelir ki, kişinin binek atıdır

 

En sonu fakirliktir ki, kulluğun tadıdır

Tasavvuf, tövbe, arınma, velayet ve fenadır.

İnsanda tasavvuf, gönlünün kitabıdır

Allah’ ın o gönül’e hitabıdır

 

Fakirlik ise Muhammed a.s. ın sıfatıdır

İlim ile öğrenilmez, yaşanmalıdır.

Fakirlik denilince, düşünme maddiyat

O benlik fakiridir, yaşıyor ilahi hayat.

 

Hasan BELEK—08-10-07

Manevi Yolculuk

Ocak 15, 2009

SÜLUK-SEFER
MANEVİ YOLCULUK

Bütün bu yazdıklarımız manevi bir eğitimden geçmek suretiyle, emek verilerek elde edilecek mertebeleri anlatıyor.Pekiyi,ben de kendimi geliştirmek suretiyle Allah’a yakın olmak istiyorum, dünyamı ve ahiretimi kazanmak istiyorum diyen bir kişi hangi çabaları gösterip,nasıl bir yol izleyerek başarabilir?.
Bilesin ki;
Azizim şimdi anlatacağımız bölüm bunun içindir.
Allah yar ve yardımcın olsun;
Bu iş, bir insan için en büyük ideal ve kurtuluştur. Allah ve resulünün dostluğunu kazanmak; doğal olarak yüksek karakter ve üstün bir çaba gerektirir. Herkesin karı değildir. Çünkü
Bu yolculuğun önü sonu yoktur.
Bir kürenin dışından merkezine,aynı uzaklıkta sayısız doğruyla ulaşabilirsiniz.Gerçeğe ulaşmanın yolu sayısızdır.Bu nedenle bütün dinler ve mezheplerle tarikatlar, kendilerinin en iyi ve en kısa yol olduklarını iddia ederler..

Her yol, ondan ona çıkar. Ancak bir insan, ömrünün 70–80 ortalama yıl olduğunu düşünürseniz, zaman kısa, yol uzundur.
Geçmiş kaynaklardan ve Yüce kitabımız Kuran-ı Kerimden anladığımız odur ki; bize lazım olan İslami metotlar, denenmiş yollardır.
Bu denenmiş yola;
Tasavvuf ehli, YOLCULUK;(süluk,)
Demişlerdir.
Bu yolculuk ana hatlarıyla, üç safhada izah edilebilir.

I…

Bilinmelidir ki;
Her sahsın, Zat-ı İlahide adalet üzere, gerçek bir yeri vardır. Hakk, her yarattığını severek yarattı. Belli bir maksat ve görevle, ihtiyaç duyacağı yeteneklerle var kıldı. Hiç bir fazlalık ve eksiklik olmamak kaydıyla ’El Kamil’ isminin gereği olarak, kudretiyle donattı.

Yaratmak istediği her gerçeği;’’Aklı Evvel’de planladı, programladı, zamandan münezzeh, mekândan arî olarak, kendi kendisiyle kaim kıldı.
Dilediği zamanda bu aleme intikalini sağladı..
Bu intikalde sırasıyla; Nefs-i külli, arş ve kürsiyi aşırdı; tabaka tabaka gökleri devredip ateş küresine indirdi.
……………..Havaya, suya,torağa,bitkiye,hayvana ve en sonunda insana ulaştırdı.
……………..Bütün bu yolculuk sırasında her merhalede meydana getireceği işleri eksiksiz yapacak meleklerini, ihtiyaç duyulduğu anda var ederek, sistemde en ufak bir hataya meyden vermeden,muradını yerine getirdi.
O Halık ve Kadirdir.
Bütün bu anlatımlardan, yaratılanın yaratandan ayrı bir yolculuğu olduğunu düşünmemelisin.
Zat kendisi, sıfat kendisi..
O var, başka bir şey yok…bilmelisin………….
…………Özetle;
O;
kendinden kendine tecelli etmektedir..
Günümüz biliminden ifadeler kullanırsak şöyle diyebiliriz:
………………Ezeli olan; Hakkın öz varlığına,Nur,Öz
enerji diyebilirsin. Bu öz enerjiden yaratmanın ilk kademesi olarak melekler yaratıldı. Melekler madde ötesi Nur varlıklardır.

Bir kademe genleşen öz enerji,
Nar olarak isimlendirilen bir alt enerjiye dönüştü.
Cinler bu makamda yaratılmıştır.

Bildiğimiz ateş ile nur arası bir makam, burası. Kur’an-ı Kerim’de dumansız ateş olarak tanımlanan bir enerji türü. Burda hız, ışık hızı mertebesinde olmasına rağmen, yanan veya yakan bir şey değil. Bilimsel terimlerle boğmanın bir yararı yok. Ayrıca konumuzun anlaşılması için daha fazla anlatıma gerekte yok. Daha ileri fikir edinmek isteyenler için, kuantum fiziği ile ilgili kaynaklardan yararlanmak mümkündür. Eski kaynakların dili ile günümüzün dili arasındaki farklılıktan dolayı bir takım anlaşmazlıkların olması da doğal sayılmalı.

Bu enerji, yaratmanın bir kademe daha ötelenirken, Öz’den uzağa atılırken seyrekleşti ve bildiğimiz ateş konumuna geldi. Bundan önceki enerji için çeşitli ışınları;
Radyo dalgası ve benzeri dalgaları, radyasyonu tahayyül edebilirsin.
Sonrası; ateşin ayrıştırdığı, şekilden şekle intikal ettirdiği, madde alem ki;,
Yaratılmanın ilk safhası olan bu safhada, âlemlerin ihtiyacı olan enerji maddeye hapsedildi.
Sonra;
Azizim; akılca daha kolay kavranılabilen, bu âlem için;
Batın-Zahire zuhur etti; denilir.
Fizik âlem için…
Şu anda da aynı şekilde, yaratma devam edip durmaktadır. Örneğin; insan kur’anda anlatıldığı gibi: topraktan yaratılmaya devam etmektedir.

Âlemler, baştan sona;
‘’Allah yerlerin ve göklerin nurudur. İnananları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.’’
Ayetinde anlatıldığı üzere bilinir.

Madde âleminin adı ESFEL-İ SAFİLİN dir.
Böylece Allah’ın nuru(öz enerji ile) aramıza yetmiş İki bin perde girmiş oldu.
Düşe kalka;
Bu mertebeye kadar gelen, hissettiğimiz, bilebildiğimiz varlığın bulunduğu bu makamın bir adı da’’ Aklı Kül ‘’dür. Yine bazı kaynaklarda ALA-İ İLLİYİN olarak geçer.

‘’Biz insanı,en güzel şekilde yarattık.Sonra esfel-i safiline indirdik.’’(93 / 4-5 )

Anlatılan bu mertebelerin hepsi;
Allah nurunun, insanlık mertebesine varıncaya kadar geçen birinci yolculuğudur. İlk merhaleleridir.
Geldiğimiz her merhalenin tecellilerini bünyemizde taşır halde, tam, kâmil bir vasıfta yaratıldık.
Üst üste yedi bedenle var edildik;

Ruh beden*,
nefis beden*,
melek beden*,
cin beden*,
enerji beden*,
nur beden*
biyolojik (fizik) beden*…

Ayrıca fizik bedeni oluşturan, dört ana unsuru bu sayıya ilave edersek, beden sayısını on bire çıkarabiliriz.
Hava*,ateş*,su* ve Toprak*.Bunlara;
Katı, sıvı, gaz ve enerji de diyebilirsin.
Evrenin, hakikat âlemi ve ahiret âlemi olarak yirmi bir boyut olduğu keşif sahiplerince biliniyor.
On boyut ahirete, on boyut dünyaya ait;
İkisinin tam ortası, sınır bir yarı madde, yarı mana boyut var ki hem yaratılmanın olup durduğunun ispatı, hem iki âlem arası geçiş kapısıdır. İki âlemin, her iki yandan da onbirinci boyutu olan bu ara boyutla ayrılmış olduğu ehlince bilinmektedir.
Bu taraf YASİN,
öbür taraf TAHA dır.

Bu (Araf)sınırın, Leptokuarklardan oluştuğu günümüzde birçok entelektüelce biliniyor. Öbür âlemden kastımız mana âlemi, bu âlemden kastımız madde âlemidir. İkisine birlikte Cem âlemi tabiri kullanılır.

İnsan, geldiği ve döneceği yeri anlamadan yola çıkarsa CEM ÂLEMİ, bütünü anlamaktan uzak kalır.
Cem âlemini bulmadan bu dünyadan ayrılmak, ahiretteki bazı nimetlere karşı ebedi mahrumiyet olacaktır.
Tasavvuf;
Âlemleri beyin laboratuarında anlama bilimi olarak tanımlanabilir. Araştırma (tahkik )sonuçlarını keşiflerle sağlamasını yapa yapa ilerler.

Aynen maddi ilimlerde olduğu gibi halka sonuçları bildirir.
İnceleme araştırma safhaları halkı sıkacağından, bahsini etmez. Bazı şeylerin izahı da yasaktır. Çünkü burada seçici unsur imandır. Bilgi değil. Bu yolculuğu yapmayanlar doğası gereği:

‘’Onlar,hayvan sürüleri gibidir;belki daha şaşkın..’’( 7 / 179)
Ayetinin muhatabıdırlar. Meğerki Allah kitabına inanmış; kitabın çağırdığı yolda gayret edip mesafe kat etmiş olsunlar.

SEFER-YOLCULUK II.

Bunun için:
____Müşahede ve terbiye, eğitim seferi…
Tabiri kullanılır.
Bu ikinci seferde her türlü eğitimin ve eğiticinin yanı sıra, öncelikle kur’an’ın emrettiği farzlar ve resulünün sünnetlerini yerine getirirken; KAMİL BİR MÜRŞİDE intisap ederek, AKLI MAAŞ olan bu âlemden, AKL-I KÜLL’E uçmak ve manevi bir yolculuğa çıkmak gerekir. Ki;
Buna;
HAKİKAT-I MUHAMMED-İ ye yolculuk.
Denir.

Daha önce, o yolun yolcusu olmuş, maksada ulaşmış pirlerin himmeti ve gayreti ile akl-ı küll’e ulaşmak gerekir.
Bu çok özel bir vuslattır.
Yaratılış nedenimizdir.
Miraçtır. Tevhittir.

Yukarıda anlatıldığı üzere insan, yaratılıncaya kadar, kendini meydana getiren merhalelerden birer birer geçerken, bu günkü konumunu kazanıncaya kadar, uğradığı her şeyden bir renk almıştır. Her bir sıfattan iyi huylar edindiği kadar yaramaz şeylere de maruz kalmıştır. Anne ve babasından, yolculuğuna mani huyları irsen devralması gibi
Bu yüzden;
___’’Onlar hayvan sürüleri gibidir; belki daha da şaşkın…’ (7 /179 )
Ayet-i kerimesiyle anlatılan zümreye dâhil olunmuştur.

İşte Mürşidi kâmile (akl-ı küle ermiş bir eğiticiye) ulaşınca, o yaramaz karakterlerden ve yanlış inançlardan kurtulur. Bunlara kalbi hastalıklar da denir.
Esasen bu anlattığımız şekilde temizlenmeden, asla akl-ı külle ulaşılamaz.
Sıradan insanlar için, tabi olacağı bir şefaatçinin korumasından başka yol yoktur.
Dinlerin işlevi de budur.
Çalışıp öğrenerek, müşahede makamına ulaşamayan büyük kitleleri, kurtuluşa erdirmektir. İnsanların içinden seçkin olanları hemcinslerine şefaatçi yapacak eğitimleri vererek, insanlığın devamını sağlamaktır.
Âdem aleyhisselamdan beri bu böyledir.
Her devirde tevhide ulaşmış bir zata bağlı olarak hayat devam etmektedir.
Kendi hallerine kalsalar o çok güvendikleri akl-ı maaşları ile hayvanlardan bile aşağı derekelere düşer, kendilerini mahviyete sürüklerlerdi.

Bir salik,
Akl-ı küll’ü bulmadıkça, hak ehlince yetişkin sayılmaz.
Yetişkin olabilmek için önce velayet makamının ilk basamağı olan akl-ı küll’e ulaşması gerekir.

‘’Delile erenler, has bilgi alırlar
Delili olmayanlar çirkin kalırlar.’’

Akl-ı küll’ün bir adı da Hakikat-ı Muhammediyedir.
O; ‘’Allah ilk önce aklımı yarattı ‘’buyurmuştur. Salik bu makamda renksiz olur. Birliği, vahdeti bulur.

‘ Renksiz, rengi de esir eder;
Musa, Musa ile cenk eder.’
Renksiz olunca hoş yol bulur;
Musa –Firavunla dost olur.’’

Bu makamda Salikin aklı;
Aklı küll’ü;
Nefsi; Nefs-i küll’ü bulur, bütünlenir.
Ruhu; mukaddes ruh olur.

Bu makama;
Firkatten sonra vuslat,
ayrılıktan sonra birleşme..
Denir.
Burası Hakk’a meczup olanların makamıdır. Hayretin doruk noktasıdır. Birçokları bu makamda takılıp kalır. Bu yolda rehberi olmayanlar sapıtır, hakikate tam vakıf olamazlar.
Bir başkasını kemale erdiremezler.
Kendilerinden kerametler zuhur ederse de itibar edilmez. Şer-i şerife uygun bir hayatları olamaz.

Varlık zerresini ummana atmış, dağılmışlardır. Artık ne kendilerinden, ne varlıktan haberdar değillerdir. Bu yüzden şer-i emirlerle herhangi bir kayda giremezler.
Bunlar kendi başına hareket ederek bir şeyler elde etmek isteyenlerle, acemi rehberlerin kurbanı olanlardır.

………….Velidirler.ancak, amaca ulaşamamış,muratlarına erememiş,hemcinslerine hizmetten mahrum olmuşlardır.

III. sefer-yolculuk

Bu yolculuk hakk’ı bulduktan sonra geri dönüş yolculuğudur.Yani Hakk’tan halk’a yolculuk..Birlik halinden ayrılık haline dönüştür.Bu yolun yolcuları,irşat veya hizmet için halk içine geri dönerler.Kutsi makamın sahibi olmuşken,manevi bir tenezzülle,beşeriyet kisvesine bürünerek,halk arasına karışırlar.

‘Ben de sizin gibi bir beşerim.’’

Sırrının ifade ettiği makama tenezzül ederler.
Bir beşer ne yaparsa, nasıl yaşarsa onu yapar ve yaşarlar. Görünüşte senden benden bir farkları yoktur.
Sıfatta kalanlar;
İfrat ve tefritten uzak durarak halkı, ihtiyaçları ve yeteneklerinin gereğini göz önünde bulundurarak irşat ederler. Zat evliyası ise kendini gizler ve o çağın gereklerine göre ihtiyaçları tecelli ettirir. Eğer nefsine hizmet etmez, celala müptela olmaz ise o zatı zamanında insanlık ilerler, gelişir, mesrur olurlar. Rızık darlığı çekilmez, asayiş berkemal olur. Yok, eğer kendi yetki ve sorumluluğunun farkına varamazsa o zaman bekle kıyameti. Kıyametin ne zaman kopacağının sorulası üzerine; Resulü kibriya: Emanet ehline verilmediği zaman kıyameti bekleyin’,cevabını vermiştir.Bundan anlaşılması gereken zamanın zatının ehil olup olmadığıdır.O ehil ise zahirde her şey yerli yerinde olacaktır.O kendini tam idrak halinde değil ise zamanı bütün müminler için zor geçer.Celal sıfatı her şeyi mahviyete sürüklemek ister.Onun yani celalın işi kontrolsüz kalması halinde varlığı yokluğa götürmektir.
Celal ateştir, kontrolden çıkarsa ihtiyacı tükeninceye kadar yanmak ve yakmak tabiatı gereğidir. Tarihte öyle zatlar gelmiş geçmiş ve izlerini tarihler kaydetmiştir. Bazıları cemale geçerek yıktıklarını tamir etmişler, bazıları ise celalın kendilerine vurduğu darbeler nedeniyle şehit olmuşlardır.
Yerlerine gelenler onların yıkımlarını tamirle iştigal etmek zorunda kalmışlardır. Celalın hükmü geçicidir. Asıl olan, baki kalan cemaldir. Yıkım ne kadar uzun sürerse sürsün, sonunda barış ve hayat kaim olacaktır. Kıyamet müstesna. Zat evliyaları yerlerine kâmil vekiller bıraktığı sürece hayat devam edecektir.
Azizim;
Bu iş senin abesine gitse de böyledir. İnkâr yerine anlamaya gayret et. Her işte hidayet Allahtandır. Her şeyin doğrusunu allah bilir. Bu işte nasibin varsa Allah yardım edecektir.

Yoksa Allah selametini başka alanlardan verir. Sonuçta Allah’ın dediği olur.
Bu mertebeye erenler, iffet ve istikamet sahibi olurlar.
Şeriata zahiren uyarlar.
Ancak nafile ibadetlerden geçerler. Artık ibadetleri aşk derecesinde değil, muhabbet makamındadır. İbadetlerinde sünnet ve nafilelere ayırdıkları zamanlarını, ilhamla bildirilen alanlara kaydırırlar. Zahiren ibadetleri azalmış gibi görünür, ancak görevleri eskisinden daha fazla ve karmaşıktır.
Hem kesreti hem vahdeti aynı anda yaşarlar.
Dış âlemleri halka yakın, iç âlemleri ise hakka yapışıktır.
Bu makamda, halktan bazılarınca kınandıkları olur. Zira halk, zahirde kimin ibadeti çoksa onu kâmil bilir. Yani; kimilerince anlaşılmaz olurlar. Halk anlayışına göre davrananları veli olarak bağrına basar, anlayamadıklarını deli der terk ederler. Eğer fazla üstlerine gidersen din ve Allah adına katlederler. Peygamber veli seçmeden tarih boyu nice Allah dostunu katletmişlerdir.

Hâsılı;
Kamil olanı, yine kâmil olanlar anlar.
Bu daire, cem âleminden sonra meydana gelen fark dairesidir.

Hz. Ali kerremallahü veçhe bu makamı şöyle anlattı:

_____’Cem âlemi olmadan fark, şirk;
Cem âleminden sonra fark olmazsa; zındıklık;
Cem’i, fark’ı bir bulmak; tevhit sayılır.’

Burda anlatılmak istenen;
Birlik âlemine terakki ederek hiçlik sırrına ermeden şirkten kurtulmak mümkün değildir.
Cem âlemine erdikten sonra farkları gözetmeden hüküm yürütmek zındıklıktır.
Hiçlik ile varlığı bir bilmek tevhittir.

Tevhitte teşbih ve tenzih bir aradadır.
Her şey O’dur, hiçbir şey O değildir; şeklinde ifade edilebilir; anlayışında yaşamaktır.

…………..Tevhide ulaşmış olan kamil zatın yeniden fark makamına inişi terakki sayılır.Bu makama erince nefsine arif olur.Kendini bilir.Esas varlıktaki yerini tam bilmesinden;
Hususi bir itikada bağlanıp kalmaz.
İhtiyaca göre rabbin bütün sıfatlarında ve esmalarında tasarruf eder.
Ölçüsü kur’andaki muhkem ayetlerdir.
Muhammedi hakikatin gerektirdiği hizmeti yerine getirir.
…………Şeyh Iraki’nin şöyle dediği kaydedilmiştir.
____Hakk teala cümle eşyayı, zatının aynı kıldı.
Sebebi hikmeti ise hiçbir şekilde kendinden gayrına ibadet olunmaya.
Başkası sevilmeye.
İlahi gayret (kıskançlık)bunu gerektirir.
Bu nedenle kim Allah’ı hatırlamadan, rızasını gözetmeden bir şeyi severse o sevginin arasına bizzat Allah’ın zatı girer ve ayrılığa, acı çekmeye sebep olur.
Bunun farkına varan atalarımız ‘ Çok sevi tez ayrılık getirir’ demişlerdir.

‘Gayreti, yabancı koymadı Hakk’ın;
Şüphesiz ki O,aynı oldu Halkın ‘

Burada kast edilenin Kur’andaki karşılığı;
‘ Rabbin hükmü şu ki; Kendisinden gayrına kulluk etmeyesiniz.’(17 /23 ) ayetidir.

Peygamberin şahsında bize telkin edilen;
Sevgide, senada, ondan başkasını bilmeyesin, görmeyesin, itaat etmeyesin. Zaten bunun aksi mümkün değildir. Neye taparsanız tapının sonuç ona varır.
Buradan çıkan sonuç; cümle varlığın hakk olduğunu bilmek ve ona göre yaşamaktır.
İrfan sahibi bu hususta;
‘Bir zerrecik yerinden kayıp oynasa;
Âlem harap olurdu, baştan ayağa’
Şeklinde ifade ederken;
Kuantum fiziği sonunda ‘Büyük patlama ile )Âlemin yoktan var edildiğini ispatlayan bilim adamları:
‘Bütün evren Madde ve Anti madde ile tıka basa doludur,
Evrenden bir atom çekilmiş olsa, koca evren o bir noktadan kendi içine çöker:’demektedirler.
Peygamberimiz de bin beş yüz sene önce;
‘Âlemler tıka basa Allah’ın melekleri ile doludur demiştir. Bir melek işini yapmasa bütün âlemler yok olurdu.’İfade farklı olsa da mananın aynı olduğu açıktır.

İmam-ı rabbani hz. bir dörtlüğünde şöyle demiştir.

‘Hakk kulundan intikamını yine kul ile alır;
Bilmeyen ilm-i ledünü anı kul yaptı sanır.
Cümle eşya Halık’ındır, kul eliyle işlenir;
Emr-i Bari olmayınca sanma bir çöp deprenir.’

Bu manada Kur’andan;
‘Her ne yana dönerseniz, hakk’ın yüzü o yandadır’(3/115 )
Ayetini de anmakta fayda vardır.
Yine;
‘Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, Hakk onu ensesinden tutmuş olmasın…’(12 / 6 ) ayetini hatırlamak yeterlidir.

***
Her varlık hakk’ın bir veya birkaç isminin belirgin tasarrufu altında bulunur.
Bu isimler onun rabbi (terbiye edici )sıfatlarıdır. Nefis dediğimiz kavram bu sıfatların ortak bileşkesidir. Hakk’ı kâmilen sadece bu yetenek ve huylarımızın bize dikte ettiği pencereden görmeye programlıyızdır. Halbu ki bu doğru olmakla beraber, eksik bir bakış açısıdır.
Biz Eşrefi mahlûkat olarak bütünü kavramakla mükellef olduğumuzdan, geri planda kalan isim ve sıfatları da geliştirmek zorundayız. İşte din ve ibadet, zikir bunun içindir. Anlayışımızı, kazanımlarımızı artırmak için pasif kalmış yanlarımızı, Allah’ın o manaya gelen isimlerini sürekli okumak suretiyle tecelli ettirmemiz, bilinç üstüne çıkarmamız gerekir.
Yani tasavvufi eğitim herkes için bir zorunluluktur.
Hafızası zayıf bir öğrenci küçük yaşta Hafızün ismini okuyarak kendini geliştirebilir. Keza; matematikten kendini yetersiz gören de enel hasibün ismini okumak suretiyle beyninin o bölümünü açarak kullanmaya başlayabilir.
Doktorlar enel şafiün, bilimle uğraşan enel mucidün, hâkim ve savcılarla avukatlar enel adilün, enel hakimün esmasından yararlanır.
Hastalar enel şafiün okumak suretiyle ümmin sistemlerini devreye sokarak şifa bulabilirler. Bir insanın genlerinde onu hasta etmeye yetecek alt yapı hazır olduğu gibi, şifaya kavuşturacak unsurlar da mevcuttur.
Kuran’ı kerimi duvara asmanın bir faydası olamaz. Ölmüşlerin ruhunu şad etmek için de gelmemiştir.

Her insan belli bir esma gurubunun tasarrufu altındadır.
Bu esma guruplarının hepside Hakk’ın isimleri olduğundan, onun yolu kendi açısından doğru yoldur. Kendisini yönetip yönlendiren kaderinden dolayı kınamak haksızlıktır. O kişiye eğitici bir mantıkla yaklaşmak ve hakk’ın diğer esmalarını talim ettirmekten başka yol yoktur. Yayın doğruluğu eğrilinden anlaşılır. Her kulu üstün yeteneklerinden yararlanmak varken, kınamak büyük hatadır. Kur’anda sırat-ı müstakim, hem toplumsal ortak paydayı, hem insanın sağlıklı fert olabilmesinin şartlarını, hem de ferden kendi doğrusuda yaşamasının gereklerini hatırlatacak şekilde kullanılmıştır.

 

 

ÖZÜN ÖZÜ ve SIRRIN SIRRI

……………Hazreti Şeyhin Fütühat-ı Mekkiyye’sinde anlatmak istediği husustan bir tanesi şudur:
_ İrfan sahibi, eğer kendi özündeki gerçeği anlasaydı; belli bir itikada bağlanıp kalmazdı.
Şöyle ki; Bir irfan sahibi, zatındaki varlığın mahiyetini tam manasıyla anlamış olsa,belli bir inanç içinde kısılıp kalmaz,iman çerçevesini daraltmazdı.Bir heyula gibi olur;kendisine eğiticisi tarafından hangi şekil verilirse,kabul ederdi.
Cümle itikatların özüne vakıf olup, kabuğa değil öze itibar ederdi. O itikatların dışta giyindiği kisvelere takılıp kalmadan bizzat aslına ererek her yüzden gerçeği müşahede eder, arifi billâh olurdu.

‘Tecelliyatı Hüda iledir, her iki cihan;
Arif ol Hakka nazar eyle, dilediğin yandan.’

HER ŞEYDE SEN VARSIN
Ilgın-1993

Ağaçta, çiçekte, kuşta sen varsın.
İlkbaharda, yazda, kışta sen varsın.
Yediğim ekmekte, aşta sen varsın.
Senden gayrı âlemde var olan yok;
Senden gayrı gönlüme yar olan yok.

Akşamda, sabahta, tanda sen varsın.
Sokakta, otelde, handa sen varsın.
Kemikte, ilikte, kanda sen varsın.
Senden gayrı âlemde var olan yok;
Senden gayrı gönlüme yâr olan yok.

Varlıkta, yoklukta, zayda sen varsın.
Dünyada güneşte, ayda sen varsın.
Cilvede, cümbüşte, cayda sen varsın.
Senden gayrı âlemde var olan yok;
Senden gayrı gönlüme yâr olan yok.

Melekte, şeytanda, cinde sen varsın.
Bitkide, hayvanda, inde sen varsın.
Günahta, sevapta, dinde sen varsın.
Senden gayrı âlemde var olan yok;
Senden gayrı gönlüme yâr olan yok.

Sevdiğim her şeyde, nûrda sen varsın.
Yerdiğim şeylerde, nârda sen varsın.
Annede babada, yârda sen varsın.
Senden gayrı âlemde var olan yok;
Senden gayrı gönlüme yâr olan yok
*****

Bu hal bir hadis-i şerifte şöyle anlatılır:

—Cennetlik kimseler, makamlarına kavuştukları zaman; Yüce hakk, azametini ve kibriyasını gizleyen perdeyi aralar ve:
—Ben sizin Yüceler Yücesi Rabbinizim;
Buyurur.
Bir çoğuna Hakkın bu tecellisi, olmaz iş gibi gelir; inkâr ederler.
—-Haşa ki sen bize Rab olasın !!!
Derler.
O anda tecelli üç defa değişir. Her defasında onlar, yine inkâr ederler. Sonra, Yüce Hakk onlara:
—-Rabbinize dair aranızda bir işaret var mı ?.
Diye hitap eder.
—-Evet var.
Cevabını hep bir ağızdan verirler.
Artık o andan itibaren; herkese zannı, itikadı, anlayışı nispetinde ayrı ayrı tecelli olur. Bu tecelli sonunda:
—-Sen bizim Yüceler Yücesi Rabbimizsin.
Deyip cümlesi kabul ederler.

Bu müşahede için hazreti Rasulullah şu hadisi şerifi irat etmişlerdir.

—‘’Siz Rabbinize mehtaba bakar gibi, bakıp seyre dalacaksınız.’’
……………Hal böyle iken;dünyada iken hakkı müşahede eden ehli irfan,yüce Hakkı ilk tecellide tasdik ederler.Çünkü onlar,cümle itikadı benimsemiş; her tecelliye yetenek kazanmışlardır.

DIŞARIDA ARAMA BENİ
Ilgın -1994
En uçlarda, her yaprakta ben varım;
En uç benim, yaprak benim, dal benim.
Havada, toprakta, suda ben varım;
Evvel benim, ahir benim, hâl benim.

Düşülecek her oyukta ben varım,
Üşünecek her soğukta ben varım,
Sığındığın her koğukta ben varım,
Hem düşen, üşüyen, sığınan benim.

Başlarda, yazmada al nakış benim,
Sevenler arası ilk bakış benim,
Gönülden gönüle o akış benim,
Hem yazma, hem bakan, hem akan benim.

Kulda ayıplama, karama beni,
İlaç edin sürün yarama beni,
Nefsinden dışarda arama beni,
Hem kullar, hem ilaç, her nefis benim.

Doksandokuz boncuk ile diz beni,
Üçer beşer zikir eyle gez beni,
Gece gündüz fikir eyle sez beni,
Esma benim, sıfat benim, zât benim.

‘Burda her kim görür yarin
Görecek onlardır yarın
Orada ne anlar sevgiliden
Olanlar burada körlerden.’

Hazreti kuranda şöyle buyuruldu:
___’Bu alemde kör olan, öbür alemde dahi kör olur.’(17 / 72)

*****
Bu âleme gelmekteki gayeyi şu kutsi hadis, bize anlatır.
___’’küntü kenzi mahfi…..Bilinmez bir hazine idim,bilinmek istedim;alemleri yarattım:’
Bu emir böyle, ancak hakkı bilmek kolay iş değildir. Ta ki kişi nefsine arif ola:
___ ‘Nefsini bilen, Rabbini bilir’ Hadisi bu sırrı ifşa eder.

CANDAN İÇRE
Ilgın- 1994

Sûre misin, ayet misin hat mısın?
İsim misin, sıfat mısın, zat mısın?
Cahillere söylemezsin, tat mısın?
Bilmek için, hazan olup solduğum,
Candan içre, can içinde bulduğum.

Yokuş musun, düzlük müsün, çöl müsün?
Pınar mısın, ırmak mısın, göl müsün?
Sevda mısın, bülbül müsün, gül müsün?
Görmek için, hazan olup solduğum;
Candan içre, can içinde bulduğum.

Nere baksam her gördüğüm sen misin?
Ruhum musun, nefsim misin, ten misin?
Yoksa bende, ben dediğim, ben misin?
Olmak için, hazan olup solduğum;
Candan içre, can içinde bulduğum.

Meğer kula, can olan can, sen misin?
Sevenlere canan olan, sen misin?
Hem bulunan, hemi bulan, sen misin?
Bulmak için, hazan olup solduğum;
Candan içre, can içinde bulduğum

*********

…………….Aksi dahi böyledir. Ehli ne demek istediğimizi anlar. Bu hadis-i şerife havas ve avamdan birçokları, akılları yettiği kadar, mana vermişlerdir. Havas katında verilen manaya göre bunun yedi mertebesi vardır.aşağıda bu yedi mertebe anlatılacaktır.

KENDİNİ BİLMEK

I.
Bir kimse, kendi cisminde, cesedinde olan cüzi ruhu anlarsa;

Ki buna:
___Konuşan nefis… Tabir edilir. Bu; ilk mertebedir.
Bu makama terakki adı verilir.
Vahdet ehline göre, nefis, kalp, ruh, akıl, sır hep birden, tek şeydir. Ancak değişik şekiller aldıkça, ayrı ayrı itibar edilir; farklı isimle isimlendirilir.

O konuşan nefsin cismi ve canı yoktur. Cesedin hem içinde ve hem dışında bir yönetici, tasarruf edicidir. Ne mekânı ve ne nişanı vardır. Hiç bir özel yere sahip olmadan, nereye parmak basılsa külli olarak orada vardır. Bölünme parçalanma gibi şeyler onun için düşünülemez.

Şahsın;
Elinde tutan, gözünde bakıp gören, dilinde söyleyen, ayağında yürüyen, kulağında işiten ve cümle duygu ve düşüncesinde tasarruf eden odur.

Bedende bi zatihi tümüyle mevcuttur. Bütün bedeni kuşatmış, ihata etmiş olarak, her şeyden münezzeh ve müberradır. Bedenin herhangi bir azasında eksilme olsa, kesilse, kopsa ona bir eksiklik gelmez. O merkezinde aynen var ve kaimdir. Cesedin cümlesine bir fenalık gelse, ona ne yokluk olur ne z*******. Bunu anlatmak için, hesaba gelmez manalar vardır. Kitabımızın özet olması nedeniyle bu kadarla yetiniyoruz.
CAN ÖLÜR MÜ HİÇ

Bazen makam-ı kulluk kölesi,
Bazen kâinatın efendisi.
Yeterince düşündün mü, nedir,
Ben ben deyip durduğun nefsi.

Gör ki hafıza bandı bilinç,
Yaşlıda da gençteki gibi dinç.
Külli ruh’un cüzü olan bu can,
Ceset öldü diye ölür mü hiç?

Sarayönü -1977

II.
İkinci:kişi için nefsini bilme makamı;

Kişi;ufuklara bakmalı.Yani dışına,afaka….Bütüne…Külli nefse nazar etmeli.Buna;
____Aklı külli,izafi olan külli ruh……….
Denilir. Allahu tealanın halifesidir.

Bu ruh cisim ve cisme bürünmüş değildir. Yerin ve semanın dışında dahi değildir. Bütün mevcudatı kendi nefisleriyle kuşatır; onlarda senin nefsinde bildiğin şekliyle, her nefiste tedbir ve tasarruf eder.
Onun için üstünlüğün en üstünü ile, altın en altı eşittir. Her mertebede zatı ile mevcut olur. Parçalanmaya ve bölünmeye gelmez, bütündür. Gök yıkılsa yer çökse onda herhangi bir şey eksilmez.

İşte o ruha sahip olan zat, afaka nazar ettiği zaman, bu halleri bilirse, ikinci mertebeyi anlamış demektir.

III.
Bu makama yükseliş elde eden için gerekli olan: Cüz’i tabir edilen ruhunu, bu külli ruhta, fani, yok kabul etmek suretiyle, izafi ruhta zinde ola. Yani ruhun külli ruh, aklın külli akıl olduğunu hakkal yakin olarak müşahede ede; sonra:
Cüz’i… deyimleri ata. Her şeyin bütüne ait olduğunu tam anlamıyla idrak ede.

MEĞER TÖVBE GİZLİ ŞİRKMİŞ
Ilgın- 1993

Yıpranan anı defterim, satır/ satır ibret kokar.
Alır gider bilincimi, kaderimi ummana sokar.

Satırlarda mahkum bekler, yıllarca çektiğim ahlar.
Soluk resimlere tutsak, acısı tükenmiş vahlar.

Geçmişteki hatalarım, çaresini bulur muydum.
Acıları çekmeseydim, bugünkü ben olur muydum.

Doğru-yanlış hangisidir, yaşamasam bilemezdim.
Bu yazgı benim yazgım, istesem de silemezdim.

Yaşadığım geçmiş zaman, kesin kader biliyorum.
Hak yazgımın kaleminden, son kez özür diliyorum.

Kül iradenin yanında, cüz irade n’olacakmış.
Tedbirlerde kaderdenmiş, yazılanlar olacakmış.

Hakk’ın ezel kitabında, her işi kul işler imiş.
Cüz irade dedikleri, kül iradenin cüziymiş.

Kader sırrına erince, rıza denizine yettik,
Meğer tövbe gizli şirkmiş, tövbeye de tövbe ettik.
***********

IV.
İnsanın kendini bilmesi .

Sonra insan terakkiye yani bu makamda yükselmeye devam ede; kendi ruhunu izafi ruhta yok olmuş bula.
…………İzafi ruhu ise,cenabı Hakkın zatında mahv olmuş göre.Parçalardan ve bütünden dahi kendisini kurtarmış ola..Bütün işleri cenabı hakkın fiilinde;bütün isim ve sıfatları,hakkın isim ve sıfatlarında,ayrıca bütün zatları da hakkın zatında yok olmuş göre…
………….Bu görüşlerinde sağlam bir inanca ulaşınca,ilm-el yakin tabir edilen,tam müşahede haline erer.

Anlar ve kabul eder ki:
Âlemlerde;
____Ondan başka varlık yoktur.
____Varlık cübbesinde ondan başkası yoktur.

Manalarını da hal edinerek, tadarak yaşar anlar.
Ayrıca:
____’Bugün mülk kimin?Vahit kahhar olan Allah’ın..’’(40 /16)

Ayeti kerimesindeki manaya da anlayış peyda ettikten sonra, dışta Hakk’tan gayri şeylerin mevcut olmadığını irfan yolu ile anlar.

Evet……..
Azizim; Allah yar ve yardımcın olsun…
Anlayış nasip etsin………

Bilesin ki;
Buraya kadar dört kademeyi anlatmış olduk.
Bunlar:
a. enfüsi — iç varlık
b. afaki —- dış varlık
c. iç ve dış varlığın bir olduğunun idraki
d. Anlatılanların hepsinin, Yüce Hakkın zatında eriyip yok olması.
V. İnsanın kendini bilmesi.

……………Buraya kadar ulaşmış insan için bu makam öyle bir makamdır ki,şu ana kadar anlatılan dereceleri birleştirip,hepsini bir kabul edip, müşahede etme yeridir.Bu makama erene;
—–İBN’ÜL VAKİT… Denir.

********

VI. İnsanın kendini bilmesinin vı. Mertebesi:

Bu makamı bulan zat, her şeye ayna olur. Bu makamın yolcusu, yolunda zatından başkasını göremez. Her şeyi kendisine bağlı bulur.
Ve…..

___Cübbemin içinde Allahtan gayrı yok; İki cihanda benden başkası olabilir mi?
Der.

Yani: Her şey ona bir ayna, o her şeye bir ayna olur. Belki, ayna, aynadaki boya, yansımanın kendisi ve yansıma dahi kendisi olur. Bundan önce, İBN-ÜL VAKİT MAKAMINDA;
Allahtan gayri mevcut yok diyordu……
Bu makama erdikten sonra:
____Yalnız ‘ BEN ‘varım, der.
Şimdi buna ;
____EB’ÜL VAKİT…….Tabiri kullanılır.

( Bu makama erenlere verilen isim çoktur. İmam-ı zaman***Kut bel aktap***Gavs-ı Azam***VB.)
Biz bu makam için ZAT EVLİYASI ve ZAT tabirini kullanacağız.

DIŞARIDA ARAMA BENİ
Ilgın -1994

En uçlarda, her yaprakta ben varım;
En uç benim, yaprak benim, dal benim.
Havada, toprakta, suda ben varım;
Evvel benim, ahir benim, hâl benim.

Düşülecek her oyukta ben varım,
Üşünecek her soğukta ben varım,
Sığındığın her koğukta ben varım,
Hem düşen, üşüyen, sığınan benim.

Başlarda, yazmada al nakış benim,
Sevenler arası ilk bakış benim,
Gönülden gönüle o akış benim,
Hem yazma, hem bakan, hem akan benim.

Kulda ayıplama, karama beni,
İlaç edin sürün yarama beni,
Nefsinden dışarda arama beni,
Hem kullar, hem ilaç, her nefis benim.

Doksandokuz boncuk ile diz beni,
Üçer beşer zikir eyle gez beni,
Gece gündüz fikir eyle sez beni,
Esma benim, sıfat benim, zât benim.

********************

VII. İnsanın kendisini tanımasında vıı. Makam.

Bu devrede salik, tam bir fena hali ile yokluğa karışır. Sade bir hiçliğe erer.
Bundan sonrası beka içinde bekadır. Artık onun için, hal ve makam lafı edilemez. Orada ne müşahede, ne de marifet kalır.
Buralarda olup bitenin tabir ve izahı mümkün değildir. O sırra ermemişler için orası tam bir yokluk sayılır. Anlaşılır bir makam olmadığından, anlatılmasına da ne imkan vardır ne de gereklilik. Her devirde bir kişi o makamın sahibi olur. O;Birinin Hakka yürümesi durumunda, bir alt makamdan Hakk’ın nasiplisi bir başkası geçer.
………..…Bu makam için
_________MAKAM…
Kelimesi dahi, anlatmak içindir. Zira bu makamın sahibi ne makam, ne de nişan bilir. Ancak zevk ehli tadış yoluyla anlar.
Arif bu makama erince, cem-birlik âlemine geçmiş olur. İNSAN-I KAMİL adıyla ………..Ayrılma gerekirse ilahi bir varlıkla süslenir.
Kendi hakikatini idrak eder; dolayısıyla hakkı anlar. Bundan sonra, zahirde anladığımız itikatların her hangi biriyle bağlanıp kalmaz.
O tam muhtardır.
YAPTIKLARINDAN SORUMLU DEĞİLDİR. Dilerse kendinden önceki zatın şeriatına uyar, dilerse değiştirir.
İslamiyet geldikten sonra yeni bir şeriata gerek olmadığından Kuran’a tabi olur. Eğer Kur’an-ı kerime aykırı hareket ederse nefsine hizmet etmiş olur. Kendisinden sonra gelen zat o durumu yeniden düzeltir. Bu makama gelenlerin kendi hakikatlerine irfan sağlayamayanları dahi olabilir. Ve /veya iptidalarında yapmış oldukları işler nedeniyle şeriattan sapmalar yaşanabilir. Kâmilen kendine irfanı olan zatlar isterlerse durumu yeniden rayına oturturlar.
Bu arada şeriatı Muhammediye ye temelde, özde zarar vermeyen değişimleri de Rasulullahın onayını alarak değiştirirler.
Bunlardan bir örnek vermek gerekirse, Türkiye de medeni hukukun değişmesi gösterilebilir. Ancak ileride bir başka zat gelip ben her şeyi Kuran’a uygun hale getireceğim derse o dahi mümkündür.

Anlatılmak istenen mana budur.
Bir dörtlük;

‘O olmayınca bulamadım yolu hakka
Onunla oldum Hakkla diri, buldum beka.
Kendimi, kendim yitirdim; yine bulsam kendimi,
Hep olursun, hiç edince, kendi kendini’

***********

.ARAYAN BULUR

batın idi çıktı zahire,
hikmet deryasını boylayan var mı?
İlm-i ledün öğretecek mahire,
nasıl ulaşılır soylayan var mı?

beri gel dostum aranan sensin,
gerçeği arıyorsan sen bendensin.
kaç kere üç yüz atmış beşten sonra,
benden öte ben, sen o bensin.

hikmet işi çok zor yapar görürsün,
öyle ki ölmeden önce ölürsün.
eğer ezelden nasibin var ise,
öyle ölürsün ki, suda yürürsün.

sen o kişiysen gör neler oluyor,
için dışın bütün nurla doluyor.
bu âleme O’nu bilmeye geldik,
arayanlar hakk’ı burda buluyor.

denizi taşırır çekilen çile,
sebebi pek çoktur celalde hile.
kimisi yüzüldü kimi biçildi,
evliyalardan hem enbiya bile.

sen o isen Rabbim cesaret versin,
dünya-ahireti hep terk edersin.
hacca giden karınca gibi yürür,
Muhammet yoluna can feda dersin.

bilesin sözümüz latife değil,
insanı her şeye sevk eder meyil.
kişinin içinden uyanan istek,
bazı melektendir bazısı değil.

hangisi melekten nasıl bilecek,
nasipse deryayı aşka girecek.
insanlar doğuştan hataya açık,
hak yolda kalbi o aşk eğitecek.

ham iken pişecek sonra yanacak,
hakktan tecellide nura kanacak.
enel hak burda tevhide ulaşıp,
her saniye kalben hakk’ı anacak.

gayri her dileği kabul görecek,
meleklere emri hep o verecek.
insan-ı kâmildir o bu zamanda,
rabbin emri nurdan güller derecek.

mahlûk artık ondan diler el aman,
kimileri söyler ya gavs-ı azam,
Bir adı da olmuş, kutb-el aktap,
kimi arif der, imam ez zaman.

Ilgın/1993

Artık arif olan anlar ki, gerek enfüs’te, gerekse afakta; tecelli eden tek zat, tek hakikattir.
Başkası yok.
Varlık,
tek varlık,
bir can ve bir tendir.

Gören bir /Görünen bir

‘Hakk kulundan intikamını yine kul ile alır
Bilmeyen İLM-İ LEDÜN’Ü anı kul yaptı sanır
Cümle eşya halikındır kul eliyle işlenir
Emr-i Bari olmayınca sanma bir çöp deprenir’’*****

Hakk için halka her şey söylenmiş;
Ben daha farklı ne söyleyeyim.
Gören bir görünen bir azizim;
Göstermez, göremezsen neyleyim.

Sarayönü /1986

***** imam-ı Rabbani hz.
İlm_i ledün: umuma kapalı, gizli ilim. hikmetullah.
Anı: onu
Halık.: yaratan, Allah’ın ismi
Emr-i bari:yaratandan emir
Deprenir: hareket eder.
Hikmetullah: Allah ilmi

*****

O hem Ahat, Vahit, hem Cami un isimleriyle isimlenendir.
Bunca gürüntü bir yanılsamadır. O ne bölünme ne parçalanma kabul etmez. Zahirde görünen her şey onun tecelligahıdır. Zahire zuhurudur.

İSİM /esma

I .

Bilesin ki, azizim
Allah yar ve yardımcın olsun
İsim denilen: kelam
Vara / yoğa ad olan şeydir
Öyle ki
Fehim / varlığı isimle görür
Hayal / suretlere bürür
Vehim / yakınlaştırır
Fikir /düşündürür
Akıl bilir / hüküm yürür
Ve
Şey
İsmiyle / eşleşir
Şüpheye yer bırakmadan
Özleşir

Zatın bilincinde / söz
Var /ve yok’un yerini alır
Her halükarda
Bilinçli / bilinçsiz
Gerektikçe
Şey / ismi
İsim / şeyi çağırır

II .

İsmin kemali
Bilinmeyeni bildirmesidir
Şeyle aynileşmesidir
Böylece
Demiş olduk ki
Azizim / bi iznillahi teala / anla
O öyle bir kudrete sahiptir ki
Varı bildirmekle kalmaz
Batına dahi / bağırır
Gayrından yardım almadan
Masallardaki dev gibi
Anka gibi
Yoğu varlık mertebesine çağırır
Hatta varı yokluğa gönderen de odur
Öl demek yeter /ölür

bu yüzden / mahluk olan akıl
Halık karşısında aciz
hem /ebedi hayrette kalır
ol emriyle
batın / elle tutulur gibi çıkar da/ zahire
göz görür
çift / çift /âlemler
gümansız / külliyen yer ile yeksan
kimi celaline /kimi cemaline
halen / topyekun secdeye varır
cehennem gibi /cennet gibi
sevgi gibi/ nefret gibi
her var ve yok / nefsini
O; kadir-i mutlak
bir’’den alır.

III.

İşte
Azizim
O nedenle
Kendi hükmünce
İsim ve sıfatlarla
Bilinen
Sırf varlık olan Hakk’a
Yakin için
Allah adından başka yol yoktur

Nebiler tespihinin imamesi
Kâinatın efendisi
Muhammet s.a.v
Diliyle
Kitabullah bildirdi ki
Var ve bir olan
Allah
Var’a yok’a hükmetmiş
İblis müstesna /melekler
Halef Ademe secdetmiş

IV.

Mümküne ol de / bak
Hemen oluyor
Azizim
A canım
Aymalısın
Hakk’ı her nefisle bir saymalısın

V.

Duymalısın ey nefsim
Kur’an sana seslendi
Cennet, cehennem / sende
Bütün âleme halife sen
Duy /duy çağrıyı lütfen
Sensin muhatap dendi

Maksat sensin
Ya sin

*****
Kainatta bulunan cümle varlığın zerresinden, en büyüğüne kadar, hepsinde HAKK ESMA VE SIFATLARIYLE TECELLİ EDER.bu tecelli herkesin itikadına,istidadına ve anlayışına ve işlediği fiillerine göre olur.Her mahalde ve her makamda bir yüz gösterir.

SENSİN İMDADIMIZ

Fırsat verdiğim kadar amel edebilirim
Sevdirdiğin kadar ancak sevebilirim
Sevdirdiğin kadar sevmek istidadımız
Sensin Allah’ım sensin imdadımız.

Fırsat ver, sıhhat ver, gayret ver bana
Seveyim, kılayım, bulayım, varayım sana
Bildirdiğin kadarını bilmek istidadımız
Sensin Allah’ım, sensin imdadımız.

Dilersen sezdirir, alim edersin kulunu,
Dilersen zatına erdirirsin yolunu.
Verdiğin kadarını almak istidadımız;
Sensin Allah’ım, sensin imdadımız.
Konya-1986

*****

İçte ve dışta varlığını gösterebilen;her şeyde suret bulan,her akılda makul,her gönülde mana,,her kulakta işiten ve işitilen,her gözde gören ve görünen odur.Bir yüzden tecelli ettiğinde öbüründen de bakar.Bütün bunların manası,yine başta söylenen cümleye gider.Talep edenle edilenin,aşıkla maşukun,itikat edenle edilenin tek şey olduğunu bilen için mana şudur:
____Aslında, irfan sahibi itikadın tek olduğunu bilince; kendisini özel bir itikada bağlamaz.

****
Cüz için KÜL’ ü idrak zordur. Bunun için eğitim gerekir. Öncelikle inkâra sapmadan, bilenlerin, bildirenlerin söylediklerine inanç yoluyla kapı aralayacaksın.Kuran-ı Kerimi en derin anlamıyla öğrenip harfiyen uygulayacaksın.
Sünnetullaha sıkı sarılacak,yol yordam bilen bir rehber edineceksin.İtirazsız nefsini eğiteceksin.

Durma/sakın

I.perde

insan
insandır
bildiğinin alimi
bilmediğinin cahili

ister evliya ol ister enbiya
ya arifin / ya ulema
kül / hadsiz hudutsuz
kul / derya içinde âmâ

katre ne görür
ne alır
ne bilir / bildirir
kitaplıkta tek satır

gerçek künyem hiçlik
yokluk düştü payıma
en başından /ancak
deryayı derya anlar / anlatır

feryadım bir / tek sen
niyazım senden ulaşır
sana
ey yar
icabet sana yakışır
iltica bana

II. perde

kaldır başını / benim ben
sen’i / ben’i
bil / bir

iki yok
bildin işte
iznimle
bir den / bire gir

başka lezzet arama
yakınlığım lezzetin
aziz ol / aziz kal
ebedi olarak birle
susma / şükret /emanet sende varım
izzetim / izzetin

yansıyan cemalim / müptela ol
bayramın kutlu olsun
habibim
vuslatın mübarek ola
durma / sakın ha durma
çalış /yüz verme sağa sola
doğrusu bu ya
en çok taat yakışır kula

III.

perde

İçin / için
bir‘i iste
gönül
bire dön
canı cananda yok bil
*****

İrfan sahibinin; kendi hakikatine arif olması, yani:
Kendi gerçeğini anlaması, özün özünü bilmesi için, saygı ile dinlemesi icap eden beş şeye ihtiyacı vardır. İrfan sahibinin olgunlaşması, ermesi için bunların bilinmesi bir zarurettir.
Bu nedenle onları da buraya sırasıyla alıyoruz ki;
Onlara;
___Hazarat-ı hamse….
Derler.
Yani beş makam…
Azizim bilmelisin ki;
Allah yar ve yardımcın olsun..
……………Allahu Teala hiçbir şekilde kayıt altına alınmaz.Zatına ve sıfatına bir son olmadığı gibi,alemlerinin dahi bir sonu yoktur.Zira alemler,isim ve sıfatların zuhur yeridir.
Zuhur eden,sonsuz olduğuna göre,zuhur yerlerinin de sonsuz olması gerekir.

____’O her an bir şendedir.’’(55 /29 )
Ayeti kerimesindeki mana icabı,hakkın tecellilerine bir sınır ve son yoktur.
O birdir,bütündür.
O’nun kudreti tam,kamil haldedir.
Bu nedenle hiçbir tecellisini tekrarlamaz.O daima yeni yeni tecelli eder.Yarattığı hiçbir varlık diğerinin aynı olamaz.Yaratmanın başladığı günden bu yana birbirine benzer hiçbir kul yaratmamış,
kuluna hiçbir şekilde iki kere ayniyle tecelli etmemiştir.
…………O’nun kudreti yüce,şanı büyüktür ve ondan başka ilah yoktur.
Hakkın tecellisi için bir son nokta,tecelli yerleri için de bir bitiş olmamakla beraber;derler ki;
___Bütün olarak on sekiz;tafsılen de on sekiz bin alem vardır.
Bu görüşü ;İbn-i Abbas hz. den rivayet edilen şu hadis-i şerife dayandırırlar.Allah ondan razı olsun.
___’’Allahu teala’nın on sekiz bin alemi vardır. Sizin şu dünyanız o alemin ancak biri sayılır.’’ Bu günün biliminin ispatları da göstermiştir ki bu bir tabirden ibarettir.Yoksa alemlerine dahi sayı ile bir sınır getirilemez.
Bütün bu alemlerini şu anlatacağımız beş mertebe gruplandıracağız

I. GAYB-I MUTLAK
II ALEM-İ CEBERUT
III: ALEMİ MELEKUT
IV: ŞÜHUD-Ü MUTLAK

VE
İNSAN-I KAMİL

I: GAYB-I MUTLAK

Bu makama:
_ Mutlak gayb,lahut alemi;hiçbir ölçüye gelmeyen*,herhangi bir şekle sığmayan,*hayal dahi edilemeyen,*la tehayyün alemi*,mutlak ama*,yalnız vücut*,mutlak varlık*,sırf zat*,kitapların anası*,engin bir nokta*,bilinmezlerin bilinmezi* denilmiştir..Akla kapalı alem*.Anlaşılması ve anlatılması mümkün olmayan alem* olarak isimlendirilmiştir.
Nitekim Kuran’ı kerimde buyurulmuştur:
____’’Gaybın anahtarları onun katında olup onları ancak O bilir.’’
Yukarıda adı geçen isimlerin tamamı yalnız bir mertebeye değişik zamanlar ve kişilerce verilen isimlerdir.
Dolayısıyla Yüce Hakk,bu makamda tam bir izzet ve her şeye karşı zenginlikle anılır.Aslında bu makamda ,isim ,şekil,sıfat ve sıfatlanan sözlerinin hiç biri bir işe yaramaz;ancak anlatabilmek için gerek duyulur.

Bu makamda Zat-ı ilahi ,her şeyden tenzih edilir soyutlanı

Hoşgeldiniz

Ocak 13, 2009

Vicdan,Hakkın seslenişidir.Vicdanımdan şu an geçen.Bloğuma gelen dostlar,yazılarımı okuyup ta Allah razı olsun diyenler için.Bende,ölümleri hayırlı ve son nefesleri imanlı olsun,kendilerini bilsinler ve insanlığa hayırlı olsunlar dileğimle.Amin. Dünya kimseye kalmaz.Sevgi,sevenin özüdür.Özümüz,sevgi ise, ona layık olalım.Sevelim,sevilelim…


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.